ASLAN TORUN KONAĞI (İZDEN SIZAN -24) - Tufan BİLGİLİ

Yazdır
Paylaş

Eklenme Tarihi : 30 Ağustos 2018, Perşembe 12:20:30

Okula gelen terzilerin önlük ölçülerini aldıkları sırada Seher, Hemşire Sara Ablayla hastanedeydi. Okula gelip ölçülerin verildiğini duyunca canı epey sıkılmıştı. Hemşerisi Kastamonulu Halime (Küçük), niharilerden (gündüzlülerden) Hatice (Kırbıyık), Selma (Akay), Müzeyyen (Tarhan) gibi birkaç öğrenci de kendisi gibiydi. Niharilerin rehberliğinde ‘Aslan Torun Konağı’ndaki ‘ terziye gidecekti.
ASLAN TORUN KONAĞI (İZDEN SIZAN -24)
O cumartesi yatılı arkadaşlarından Halime ile birlikte çarşı izni saatini zor etti. Öğle yemeğini farklı bir heyecanla ve keyifle yediler. Nöbetçi öğretmenden izin kağıdını alır almaz nöbetçi kulübesinin yanındaki dar demir kapıdan kol kola, koşar adım çıktılar. Sinop’un en geniş caddelerinden biri olan Okullar Caddesi. Ve işte özgürlük… Okullar caddesi aynı zamanda Sinop’un tek asfalt kaplı caddesiydi.  Beton caddeler gibi yolun iki kenarında suların akması gibi demirden ızgaraları-mazgalları yoktu. Ama sanki insana daha pürüzsüz, daha yumuşaklık hissi veriyordu. Okullar Caddesi’nin hafif meyilli kaldırımlarından  kente doğru kayarcasına inerken Amerikan Radarı’nın siyah uzun servis otobüsü öğlen postası işçilerini Radar’a çıkarıyordu.

Erkek Sanat Enstitüsü önüne gelince karşılaştıkları sakinlik onları şaşırttı.  Evet! Tabiii… Bu gün cumartesi idi ve oğlanlar okulda değildi. Onları manalı bakışlarla süzen, laf atmasalar da çeşitli vücut hareketleriyle o tavırlarını belirten gençler yoktu. Erkeklerin varlığı ve göz süzmeleri onları nasıl rahatsız ediyorduysa da , yoklukları da artık çok keyif vermiyordu. Epey gelişmiş genç kızlığa adım atmışlardı. Kendilerine gösterilen ilgi onları artık içten içe mutlu ediyor, kendilerine karşı kayıtsız kalınmaktansa laf atma şeklinde de olsa ilgi gösterilmesini bekliyorlardı. Ancak bu gün okullar kapalıydı…

 

Kızlar itfaiyenin yanına inice sola dönüp Meydankapı’ya yöneldiler. Köşedeki Çolak Sami’nin kırtasiye dükkanının vitrinindeki kitapları ve kırtasiye malzemelerini bir miktar izledikten sonra, caddenin karşısında Apdi’nin’in kırtasiye dükkanın vitrinin önünde de biraz zaman geçirdiler. Kasabanın dükkanlarının en çok olduğu en büyük caddesindeki manifaturacıları dolaşacaklardı. Tuhafiyeci İsmail Usta, Dramalı’lar, Gündoğdu’lar,  Tohumat’lar … Caddenin bir sağına, bir soluna geçerek neredeyse caddedeki tüm mağazaları gezdiler. Kiminin kumaşını, kiminin fiyatını beğenmediler. En son Gündoğdu’larda karar kıldılar. Dükkana girerken onları  Abbas Gündoğdu  karşıladı.  Kumaşların yanına gittiklerine Abbas onları, yanlarına gelen kızların yaşıtı uzun boylu, zayıf, kumral çakır gözlü bir delikanlıya teslim etti. Tezgahtar Necat’ da (Canel)  kızlara hoş geldiniz dedikten sonra isteklerini sordu.

***

Zaman hızla tükenmiş izinlerin bitmesine bir saat kalmıştı. Şimdi ellerinde kumaş,  Sakarya’yı tersten hızla geçiyorlardı. Hedefleri önce gündüzlü öğrencilerle buluşup, sonra Kefevi’deki Aslan Torun Konağıydı. Hükümet Konağı Meydanını geçtiler. Abdi’lerin(Konukçu) evi, Kuyumcu Ahmet’in konağı, Sami’nin (Tarakçı) evi ve Bora fırını. Gündüzlülerle buluşacakları yer bu caminin önüydü. Hatice  ve Müzeyyen’i caminin önünde kendilerini beklerken buldular.  Selma (Akay), gelmemişti. Dört kız Turhan Bora’nın Fırını’nı geçtiler, Kefevi Camii’nin avlusundaki mezar taşlarına ürpererek baktılar.  Yüksek Kaldırım Sokağı’na girip iki katlı evin alt katıdaki, yarısı toprak seviyesinin de altındaki bakkalın üç basamak merdivenlerinden inilerek girilen bakkalın kirli vitrininden içerisi görünmüyordu. Tezgah’ın arkasındaki  yaşlı adam kapı aralığından kızlara merakla bakıyordu.

Zemin katı kesme taşlardan yapılmış üzerindeki dört kat yapı biraz da yıpranmanın, eskimenin katkısıyla çocuklara heybetli gelmişti. Gerçi çevredeki binaların en büyüğüydü. Bir de alıştıkları yapılarda olmayan kesme taşlar binaya kale görüntüsü vererek heybetini pekiştiriyordu. Üst katların  ahşap çatkı arası tuğlalarla doldurulmuş hali yapıyı diğerlerinden ayıran belirgin fark olarak göze çarpıyordu. Konak 1890 tarihinde yapılmış, en son mirasçılarından Ziya Özcanoğlu ile Aslan Torun tarafından iki geçeye ayrılmış ve paylaşılmıştı. Ancak yine de Aslan Torun’un adıyla anılıyordu.

Evin iki kanatlı ağır ahşap kapısı aralıktı. İterek içeriye girdiler.  İkindi vakti olmasına rağmen içerisi karanlık sayılacak kadar loştu. Bir müddet gözlerinin alışmasını beklediler. Az sonra etraf gözlerine daha belirgin görünmeye başladı. Önce üst katın sofalarını taşıyan onlarca kalın dikmeleri gördüler. Bu dikmeler binanın sağı ve solunda tahtalarla ayrılarak bodrum benzeri mekanlar elde edilmişti.   Karşıda yukarı çıkan sağlı sollu ahşap merdivenlerin tırabzanlarından tutarak meraklı bakışlarıyla ağır adımlarla bir kat çıktılar Tam karşılarına yine aralık iki kanatlı büyük kapı çıktı. Bu kapıyı itince taş sahanlık ve bahçeye inen merdivenle karşılaştılar. Aniden ışıyan hava yine gözlerini kamaştırdı.

Bahçe de elma, armut, ayva, hünnap, iki üç tane de ceviz ağacı ve dalları eve değen,  yüksekliğinde hurma ağacı vardı. Üst katlardan gelen bir hışırtı ile kafalarını kaldırdıklarında evin bedavralarına tutunarak üst kata çıkmakta olan sekiz on yaşlarındaki sarışın zayıf  çocuğu görüp çocuk düşecek endişesiyle hiykirdiler.    

Çocuğun ismi Bahri’ydi ve aradıkları terzinin kuzeniydi. Bahri ilk okul beşinci sınıf öğrencisiydi. Ve o zaman hemen tüm emsalleri oğlan çocuklarının yaptığı gibi, kendisine bir iskete kuşu edinmişti. Edindiği kuşun bacağına bağladığı ipi de ince bir dala bağlayıp  kuşu kendine alıştırma egzersizleri yaptırıyordu. Kuşu kendisine alıştıracak,daha sonra kuşun ayağındaki ipi çözecek kuşla arkadaş olacak, kuş omzunda gezecek hem evcil kuş sahibi olmanın hazzını yaşayacak, hem de arkadaşlarına hava atacaktı. Ancak alıştırma çabaları sırasında kuş, ayağındaki sopayla Bahri’den kurtulmuş evin saçağına konmuş, ikinci kez havalanmaya çalışınca sopa saçağa takılmış, kuş mahsur kalmıştı. O şekliyle kalırsa kuşun öleceği kesindi. İşte yukarı tırmanmakta olduğunu gördükleri Bari’nin amacı o kuşu kurtarmaktı. Zaten bu tırmanma işini de ilk defa gerçekleştirmiyordu. Biriktirdiği harçlıklardan artırdığı paralarla edindiği sigarasını içmek için zaman zaman konağın çaktı katını kullanır, kilitli olan çatı katına da bu yolla, binanın dış cephesinden tırmanarak ulaşırdı.

Kullanılmayan çatı katında onlarca sarı metalden yapılmış şamdanlar, sürahiler, aynalar gibi birçok süs eşyalarının arasında korkusuzca ve keyifle sigarasını içer, geleceği için türlü hayaller kurardı.

 

O bakımdan kızlara çok tehlikeli gelen bu tırmanış, Bahri için olağandı.

Kızların kendisine baktığını gören Bahri aşağıdaki kızlara susun işareti yaparak yoluna devam etti. Kızlar bahçe kapısından tekrar konağa girip merdivenleri çıkıp küçük bir sahanlık ve sahanlığa açılan kapıdan yapılı, beyaz tenli , temiz giyimli erkek güzeli bir oğlan çıkarken kapı aralığından içerideki radyonun nameleri  Yıldıray Çınar’ın; “Kara gündür gelir geçer. Gam yeme gönül gam yeme.  ” türküsünü  yanık  sesiyle merdiven boşluğuna yayıyordu.

Delikanlı kapıyı örttü.  Kapıyı kapar kapamaz kızlarla burun buruna kalmıştı. Kızların soran bakışlarından  yabancı olduklarını anlayıp kızlara çok hoş gelen bir tonla ve kusursuz İstanbul Türkçesiyle :

-Birine mi bakmıştınız? Demişti.

“Na’pi siniz, siz kim siniz, kimi ari siniz” dememiş… Hoş bir eda ve emsalsiz mimiklerle:

-Birine mi bakmıştınız? Demişti. Birine mi bakmıştınız?!

 

 

 

Adınız :
E-Mail Adresiniz :
Yorumunuz :
Güvenlik Kodu :    
   
Diğer Tufan BİLGİLİ Yazıları
E-GAZETE