ÇOCUK VE OYUNCAK İLİŞKİSİ - Nezih YILDIRIM

Yazdır
Paylaş

Eklenme Tarihi : 06 Haziran 2016, Pazartesi 10:18:24

Bir oyuncak gördüğümde çocukluğumu hatırlarım. Çünkü bizler çocuk olduk ama çocukluğu yaşamadık. Ne sahici bir oyuncağımız oldu ne oynama vaktimiz.
ÇOCUK VE OYUNCAK İLİŞKİSİ
Gerçi benim oyuncak olarak bir kırmızı taşım vardı ve onu “kamyon” yapardım. Biraz büyüdüğümde ise Süpürge saplarından ve çam kabuklarından yine oyuncak “kamyonlar” yapmaya çalışırdım.

 Başka meslek bilmediğimizden “şoförlüğe” ilgimiz büyüktü. Süpürge saplarından” ve “çam kabuğundan” yapılan “kamyon” a sahip olabilmek için çok kere el parmaklarımı bıçakla kestiğimi hatırlarım. Parmaklarımızın kesilmesi bile araba yapma sevdamız bitiremezdi. Büyük bir sevda ile yaptığımız oyuncak “kamyonlarla” ne yazık ki doyasıya oynayamazdık. Oyunumuz büyük bir gizlilik içerisinde olurdu.

Çünkü 5 yaşımda “Kur’an” kursuna başlatılmıştım ve “Göletli hoca” olarak tanıdığımız “Ömer Hafız” bize her şeyi yasaklamıştı.

Serbest olan sadece dayaktı ve dayakta sınırda söz konusu değildi. Ömer hoca bizleri yoruluncaya kadar dövmekten imtina etmezdi. Bunları olayı “acıta” etmek için anlatmıyorum o çağda bunlar birer realite idi. Zaten dayak bizim kültürümüze de yabancı değildi. Dayağın “cennetten çıkma olduğuna inanılırdı”. Bu nedenle sözün ona “kutsal dayağı” Okulda, camide, evde sokakta, tarlada tapanda hâsılı her yerde yerdik.

Dayak yemeler günün olağan akışı gibi gelirdi herkese.

Bu gerçekle örtüşür şekilde eski valilerimizden merhum Recep Yazıcıoğlu “biz dayak yiyen bir milletiz” demez miydi? Merhum bu lafı elbette boşuna söylememişti. Bizde itiraf ediyoruz, okulda kışlada ve yukarıda söylediğimiz birçok yerde dövülür Türkçesi dayaktan uzak kalmazdık. Millet olarak dayakla ilişkimiz her zaman yakın olmuştur. Fert olarak biz de o “kutsal dayak” faslından yeterince nasibimizi almıştık!...

Böyle bir serüven yaşadıktan sonra 13 yaşım da köyden çıktım. Ama o gün bu gün çocukluk hatıralarım içimde hep canlılığını korudu. Çocuklukta sahip olamadığım oyuncaklara karşı hala içimde bir ilgi vardır.

Belki de bu eksikliği gidermek için çocuklarıma bol oyuncak aldım. Bir keresinde oyuncak almaya gittiğim mağazaya “senetle” borçlanmıştım, hem de neler almıştım. Kamyon, kepçe, bisiklet, gelinlikli bebekler vs. bayağı bir borç olmuştu da eşimde bu kadar para oyuncağa verilir mi? Demişti!..

 Ben de çocukken oynayamadığımı ifade ederek “çocuklarım oynasın” demiştim.

 

Bizler böyle bir çocukluk devresi geçirdik, Özellikle köy çocukları tarlada tapanda, bağda bahçe de mal ve davar peşinde meşakkatli bir çocukluk geçirirlerdi. Varsa evde yaşlılar çocuklara bakardı eğer ebe dede de yoksa vay o çocuğun haline. Amcam Osman Yıldırım geçmiş günleri anlatırken “O günler gitti bir daha da gelmesin” derdi. Gerçekten de “gelmesin” diyecek kadar zor günlerdi.

 

Neyse; Ankara’ya geldiğimde içimdeki oyun arzumu tatmin etmek için büyük mağazalara gider en çok oyuncak reyonlarına takılırdım. Müşteri gibi davranır ama özellikle kamyon ve bisikletleri incelerdim. Oyuncakların başında duran orta yaşlı adamsa çok hoş görülü davranır şahsımı incitmezdi. Şimdi ise o adamın benim niyetimi anlamış olduğunu düşünüyorum.

Bendeniz oyun ve oyuncağa doymamış biri olduğum halde, ailelerdeki çocuk-oyuncak ilişkilerini çok eleştiriyorum. Günümüz evlerinde odalar dolusu oyuncaklar var ama çocuğun her mızır tısında eline televizyon kumandaları, araba anahtarları veya çocuğun bozma ihtimali olan diğer “parçalar” çocuğun eline tutuşturuveriyor.

Buda ya çocuğun bir yere atmasına veya ağzına alıp ıslatmasına ve bozulmasına sebep olabiliyor. Kullanılması gerektiğinde de bozulmuş oluyor. Bir değerin “kıymeti” işe yaramadığında sıfır oluyor. Böylece bozuk bir “kumanda” evde ancak sinir bozucu fazlalık haline geliyor. Kullanılamadığında da “öfke” doğuyor.

Vesselam!...

 

Adınız :
E-Mail Adresiniz :
Yorumunuz :
Güvenlik Kodu :    
   
Diğer Nezih YILDIRIM Yazıları
E-GAZETE