CUMHURİYET ECZANESİ (1960'LAR VE SİNOP) - Tufan BİLGİLİ

Yazdır
Paylaş

Eklenme Tarihi : 03 Ocak 2017, Salı 12:11:37

...
CUMHURİYET ECZANESİ (1960'LAR VE SİNOP)
Bir, ki, üç….
Bir, ki. üç, dört….
Bir.
Bir ki, üç,dört, beşaltıyedisekiz dokuzononbironiki.
Dizlerini kırıp, belini yana yatırırken deniz yüzeyine paralel gönderdiği son taş dört defa aralıklı sektikten sonra, on ikiye kadar sudan kalkan kazın ayıklarının suya değmesi gibi uzun aralıklarla olmasa da on ikiye kadar su üzerinde sekmişti.
Evden eczaneye diye çıkmış. Tekel’in Müdürlük binasının yanından yolun karşısına geçmiş, Sahil Sıhhıye binasının önünden Turist Oteli yönüne doğru denizin kenarından yürüyordu.
İkindiye dönen cumartesi günü deniz bardaktaki su gibi duru ve kıpırtısızdı. Denizin neminin ıslattığı kumlar ayağındaki naylon ayakkabıların arasından yer yer çorapsız ayağına değiyor, ancak ayaklarına deniz suyunun girmemesi için olağan üstü özen gösteriyordu. Hasan Kaptan’ların evinin yanına gelince denize kadar uzanan duvar sebebiyle evi karadan dolaşıp tekrar sahile, Bayram Reis’in mağazasının önüne indiğinde iki çocuğun sıra ile ‘pide yaptırdıklarını’ gördü.
Çocukları izlemeye başladı. Cafer elindeki taşı atmaya hazırlanırken Atalay (Gül) bir yandan Cafer’in (Uğurlu)  atacağı taşı gözlüyor, diğer yanan sahilde sektirmeye uygun çakıl taşı arıyordu. Cafer in attığı taş iki kez sektikten sonra suya gömüldü. Atalay sol eline biriktirdiği taşlardan ilkini fırlattı. Beş kez. Peşinden ikincisi sekmeden gömüldü. Son attığı tam on bir defa sekti. İki çocuk birbirlerinin pidelemesini beklerken arkalarından fırlatılan taş suda sekmeye başlamış tam on üç kez sekerek Atalay’ın rekorunu kırmıştı.  Çocuklar taşın sahibini öğrenmek için kafalarını çevirince Atalay’ın sınıf arkadaşı Çocuğu gördüler. Atalay tebessüm etti. İsmini söyledi. ‘Na’ber’ dedi. Çocuk da gülümseyip otelin bahçesine atlayıp yoluna devam etti.
***
Vali konağının bahçesinin önünden ortasını üç-dört yaşındaki çınarların süslediği  bulvara, Atatürk caddesine girdi .
İlaç olarak pansumancıların ispirto ocaklarında kızdırıp mikrobunu kırdıktan sonra, ince belli iğne tüplerinin yine incecik testereyle kesilip içindeki ilacın çekilip hastaya verilmesini; nane-ıhlamur kaynatılmasını bir de bakkallarda satılan aspirin ve gıripin’i bilir, başka ilaç tanımazdı.
Beş bin nüfuslu kentte iki eczane vardı.
Şimdi elindeki kâğıtla çabuk geri gelmesi konusunda epey tembihten sonra vitrinindeki maske, palet benzeri deniz malzemelerini uzun uzun seyrettiği, evlerine yakın olan eczaneye gidiyordu. Sahildeki oyunla geçirdiği zaman aklına gelince adımlarını biraz daha hızlandırdı. Kız Sanat Okulu’nun yüksek taş merdivenlerinin önünden geçtikten sonra binanın ikince katının hemen altından yola uzatılmış borudan sarkan saç zemin üzerindeki kırmızı Cumhuriyet Eczanesi yazını gördü.  Muzaffer Öğretmenin iki katlı evini geçtikten sonra o vitrinin önüne geldi. Yan gözle deniz malzemelerini süzdükten sonra hemen vitrinin yanındaki kapalı kapının, başı hizasındaki koluna yapıştı. Kol aşağı inmedi. Çocuk gücünün yetmediğini düşünerek bir kez daha yüklendi. ‘Yok, hayır. Açılmıyor!’
Kaldırımdan geçen bir büyük:’Bu günün cumartesi, dolayısıyla eczanenin kapalı olduğunu;  eczacının evinde olabileceğini, hemen yandaki evin kapısını çalarak eczacıyı evden çağırmayı denemesini ‘ söyleyince.  Köşeden evin yanına süzüldü. Kapının tokmağını iki kez vurdu. İki üç dakika bekledi. Tekrar daha sert vurdu. İkinci katın sürgülü penceresi yukarıya doğru sürülerek açıldı. Bir bayan Çocuğu ne istediğini sordu. Çocuk elindeki kağıdı pencereye doğru uzatarak ilaç…’ der demez ….’ Özcan amcan burada değil, Yücel amcan da ev de yok. Pazartesi gelirsin, ya da Konak Eczanesine git!’ deyince çocuğun boynu düştü, keyfi kaçtı, mahzun melül ana caddeye yöneldi…
***
Eczaneler durumları nedeniyle çoğunlukla hüznün acının, ıstırabın yeredir. Eczaneye çoğunlukla, ya ağrısı, acısı, hastası olan, ya da hasta olan uğrar. Tüm bu insanların ortak duyguları hüzündür, elemdir, acıdır. Bu nedenden çocuğun mahsun ayrılışı camdan ‘sonra gel!’ diyen kadını pek etkilemiş görünmüyordu.
Eczaneye deva bulmak için her gelenin muhakkak bir öyküsü vardı. Bu eczane de sözlü, sözsüz çok hikayelere tanıklık etmiş dolayısıyla ruhu törpülenmişti. Ancak yine de bunların içinde yıllar sonra hatırlayıp onun dahi yüreğine hala dokunan öyküler de muhakkak vardı, olacaktı.

(*) Altmışlı yıllar geride kalmış. 1974 yılının yaz başı. Kıbrıs sorunu nedeniyle Yunan Hükümetiyle aramız gergin. Henüz Kıbrıs Barış Harekâtı hayata geçmemiş…
Sinop’a gelen bir otobüs Yunanlı kente yayılmış. Park bahçe, lokanta sokak dolaşıyor…
Orta yaşı aşmış bir bayan büyük bir heyecanla ‘Evimizi buldum, evimizi buldum!’ söylemiyle gurubun toplanma yerine geliyor.
Heyecanlı bayan  bir ağacın gölgesine çekilir, altına  sandalye sürülür. Eldeki araçlarla yelpaze yapılarak serinletilmeye çalışılıp, eline su verilir. Biraz dinlendirdikten sonra arkadaşları heyecanın nedenini sorarlar:’Çocukluğunun geçtiği evini bulduğunu’ söyleyince hep birlikte kalkarlar.
Tersanedeki kale kapısından geçip Şehir Kulübü ile park arasından Atatürk caddesine girerler. Hükümet binasına doğru çıkarlarken Cumhuriyet eczanesinin yanına gelince bayan binayı gösterip heyecanla: ‘Bu bina’ der. Yine fenalaşır. Kadını eczaneye sokarlar. Eczacı Özcan (Tekinalp) uzun boyu ve iri cüssesiyle gelenleri karşılar. Kardeşi Yücel hastayı köşedeki sedire yarı baygın oturtur. Su, kolonya… Bir müddet sonra kadın biraz sakinleşir.  ‘Tanıdım! Kesin! Burası bizim ev’ der. Kadıncağızın çocukluğunu Sinop’ta geçirmiş ‘Mübadele’ sırasında Yunanistan’a göç etmek durumunda kalmış bir Rum’un kızı olduğu anlaşılır.
Ev sahibi Özcan Bey evi gezdirmeyi teklif eder. Birlikte eczaneden çıkarlar. Hemen binanın yanındaki evin giriş kapısına gelirler. Kapı açılır. Özcan Bey’in peşinden sahanlığa giren kadın bir şey arıyormuşçasına etrafına bakınır.  Elini uzatıp, ayakkabılıktan ikinci kattaki eve çıkan merdivenlerin kenarındaki tahtalardan birini iter. İtilen tahta geriye doğru düşer. Açılan boşluğa elini uzatan kadının eli daldırdığı yerden bir bez bebek bularak çıkarır. Gözleri yaş dolarak bebeği öper, göğsüne bastırır.Tanık olanların tümü duygulanır. Evin sahibi kendisini yukarıya davet eder. Kadın çok heyecanlı olduğunu, evi gezmeye gücü yetmeyeceğini söyleyerek daveti geri çevirir. Evden ayrılırlar, hemen iki yüz metre aşağıdaki parka gider bir masaya otururlar. Olayı duyan arkadaşları sevinçle kadını kutlarlar. Masanın etrafı mutluluk yumağına dönüşürken kadın bir daha fenalaşır. Ancak daha önceleri olduğu gibi bu kez bir daha gözlerini açamaz. Yaşadığı bu son mutlulukla doğduğu ve ilk çocukluk yıllarını yaşadığı topraklarda hayata veda eder.

(*)Öykü Cemalettin Kaya’dan alınmıştır.

Adınız :
E-Mail Adresiniz :
Yorumunuz :
Güvenlik Kodu :    
   
Diğer Tufan BİLGİLİ Yazıları
E-GAZETE