DAVULİ VE CAMBAZ (1960’LAR SİNOP VE ÇOCUK) - Tufan BİLGİLİ

Yazdır
Paylaş

Eklenme Tarihi : 14 Mart 2017, Salı 10:57:35

.....
DAVULİ VE CAMBAZ (1960’LAR SİNOP VE ÇOCUK)
Boyunlar yukarıda neredeyse bin çift göz pür dikkat hep aynı noktaya bakıyordu. Birden pek anlam veremedikleri bir şey oldu. Yerden yaklaşık on metre yukarıdaki adam beklenmedik şekilde kontrollü tavırla geri geri gelip bir anda arkasındaki direği tutu, kendini sağlama aldı ve aşağıya seslendi.

                -Arkadaş, ben burada canımı ortaya koymuş, kelle koltukta karşıya yürümeye çalışıyorum, sen ise oradan oyun havası vuruyorsun! Bu nasıl şey!

                ***

       Ekim ayının sonuna gelinmişti.  Sabah hemen hiç esmeyen rüzgar kuşluk vakti gündoğusuna dönmüş,   rüzgar denizin nemiyle birleşince hava kısmen serinlemişti. Ancak kentin güney, güney doğu yönleri bu kısmi serinliği hissediyor, daha siperde kalan kuzey, kuzey batı  taraflarında yalancı yaz yaşanmaya devam ediyordu. Meydan kapının duldasında kalan Meydan Eteği de kentin bu yalancı yazı yaşayan yörelerdendi.

Meydan Eteğindeki Cumhuriyet Okulunun kuzey batısındaki alan pek nadir kalabalıklarından birini konuk ederken, kalabalık yalancı yazın keyfini çıkarıyordu. Top sahası ile Sanki münavebeli olarak paylaştıkları sirk misafir etme sırası bu defa Meydan eteğine gelmişti sanki. O yıl da panayır kurulan alanın bir kısmı çadırcılara ayrılmıştı.

                Cumhuriyet Bayramı sonrasında Meydan Eteğine kurulan panayır ve çadırlar, eğlencesi sınırlı kente farklı bir heyecan getirmiş, çoluk çocuk, genç ihtiyarı bu alanda toplamıştı.

                Geçici demir barikatlardan geçenler yedi sekiz çadırın yayıldığı alanda kendilerinden farklı giyinip, farklı ağızla konuşan coşkulu insanları görünce onların coşkusuna kapılıyor; o çadır, bu çadır gezerek çığırtkanların davetlerini boş çevirmiyorlardı.

                Kuzeyini yüksek çınar ağaçlarının sardığı alanda; çadır tiyatrosu, deniz kızı, çarkıfelek, nişan poligonu, ölüm motoru, halkacılar, ip cambazı, konuşan maymun çadırı, çarpışan arabalar, macuncular kendilerine uygun mekanlarda hünerlerini sergiliyorlardı.

İkindi ezanının peşinden ip cambazının gösterisine başlayacağı anonsuyla, hiçbir çadır konuk kabul etmemeye başlanmıştı. Yalnızca halkacılar ve çarkıfelekçilerle, nişan poligonlarındakiler seyrekleşen müşterilerine hizmet veriyorlardı.

Alanda panayırcıların, çadırcıların ve ziyaretçilerin hengamesi devam ederken Turhan’ların (Oğuz) atölyesinin pustalarla kaplı, alana bakan yüzünün önünde kentin en şöhretli müzisyeni , değme düğünde para ile bile çalmayan Cümbüşçü Bayram (Altınbilezik) hem udunu konuşturuyor, hem de çaktırmadan arkadaşları ; Ahmet (Fırat),   Hamamcı İzzet (Onur), Mustafa (Güdük),   Mustafa (Karagülle), Fehmi (Kalyoncu), Topal Yalçın(Kantarcı), Ortaköylü Nejat (Özben), Rahmi (Kavak) Desot Ahmet’le (Vurat)  ağır ağır demlenerek keyif yapıyorlardı. Yanlarında delikanlı ekibinin yaş ortalamasına uymayan bir de çocuk vardı. Çocuk, Bayram’ın kolundaki saati alıp Bayram’ın evine götürmüş, evden Bayramın cümbüşünü alıp gelerek alemin oluşmasını sağlamıştı. Şimdi 10-12 yaşlarındaki Muhittin (Gürgüç)  keyifle hem mezelere ortak oluyor, hem de şarkılara eşlik ediyordu.

Bu arada bir ara kalan hava(dinen rüzgar) hafiften karayele dönmüş, Gündoğusunda rüzgar almayan çadır alanı dönen rüzgarla birlikte rüzgarın göbeğinde kalmış, sonbaharla birlikte sararıp zayıflayan çınarın sarı yaprakları birer ikişer alanına düşmeye başlamıştı.

Sert esmemekle birlikte Karayel rüzgarı, inmekte olan akşam güneşinin kaybolan etkisiyle de az önceki sıcaklığı yitirmiş, özellikle orta yaşın üstündekilere açık gömlek düğmelerini iliklemeleri gerektiğini hatırlatıyordu.

Merkez hoparlörden yayılan zamanın popüler şarkılarından Erol Büyükburç’un –“Bir Başka Sevgiliyi Sevemem” şarkısının ardından Berkant’ın söylediği ‘Saman Yolu’ şarkısı bir ara kesildi. Bir kadın sesinin “İp cambazı ölüm numarasına başlıyor!” anonsuyla ahali, alanın ortasında yaklaşık 10 metre yükseklikteki iki direk arasına gerilmiş telin etrafında yerlerini aldılar.

30-35 yaşlarında esmer, sırım gibi vücutlu, beyaz gömleğinin yakası göğsüne kadar açık, ayağındaki pantolon dizlerine kadar bacaklarına sıkı sıkı yapışmış, aşağısı aşırı İspanyol paça kesimli, yakışıklı bir adam elinde üç, üç buçuk metrelik sopasıyla yakındaki bir çadırdan çıkıp merdivenin dayalı olduğu direğe doğru yürüdü. Halkın meraklı bakışları arasında merdivene tırmandı. Ancak iki ayak sığacak kadar genişlikteki platforma çıktı. Aşağıdan sopasını uzattılar. Sopa elinde iki direği birbirine bağlayan tel üzerine dikkatlice çıktı.  Sırtı direkte sopası ellerinde telde dengesini bulma çabası gösterirken sağa doğru ani hareketi kalabalığın yüreğini ağızlarına getirdi. Adam son anda elindeki sopanın da yardımıyla dengesini buldu tekrar sırtını direğe yasladı. Bir müddet dinlendi. Tekrar özenle sağ ayağını tele sürterek ileriye attı. Sol ayağını yanına çekti. Bir hamle daha ileriye adımını atar atmaz geriye attığı seri adımla tekrar başladığı direğe sırtını yaslarken aşağıdaki seyircilerin heyecan nidaları yeniden yükseldi. Cambaz biraz daha dinlenip tekrar özenli adımlarla bu kez kesintisiz ilerlemeye başladı. Cambaz telin üç de ikisini aşmıştı ki aşağıdaki seyircilerden biri:

-Cambaz, bu yaptığın hareket sırasında müzik de olsa gösteri daha keyifli olur, deyince: Cambaz:

-Nereden bulacağız müzisyeni, diye tel üstünden aşağıya seslendi. Kalabalıktan Hasan                ( Gezgin):

- İstersen  ben iki dakikada sana bulur getiririm, deyince Cambaz:

-Haydi gelsin bakalım. Der demez Askerden yeni gelmiş Hasan (Keskin) koşarak alandan ayrıldı.

Canbaz yine ağır adımlarla geri geri geldi. Merdivenin yaslı olduğu başlangıç direğine sırtını dayadı. Sopasını yare saldı. Merdivenlerden indi. Bir bardak su istedi. Az önce çıktığı çadıra gitti beş dakika olmadan çıktı. Çevresindekilere ‘giden delikanlının ne zaman gelebileceği’ ile ilgili soruyu sorup suyunu içerken az önce koşarak alandan ayrılan Hasan’ı yanında görünce şaşırdı.

Hasan’a sorar gözlerle bakarken Hasan soluyarak kaşıyla  yanındaki kısa boylu, hafif göbekli, gözleri birbirine yakın, başında köşeleri eskilikten kaybolmuş ancak ter temiz kasketli, sırtında boyu kadar davuluyla Davuli’yi (Rasim Boyacı)  gösterip; İşte müzisyen bu demişti.

Davuli’nin hemen arkasında  delikanlı sayılacak oğlu Selahattin, eşi Atiye, kızı Rabia, komşusu saz arkadaşı klarnetçi Hüseyin(Gezgin), mahallenin çocuklarından Ramazan (Gezgin) ile , diğer birkaç komşularıyla yığın olmuş bir kısım Romen cambaza bakıyorlardı.   

Davuli’yi gören yerli halkın tümünün yüzünde bir tebessüm dalgası geçince Cambaza güven geldi. Yerde birkaç ısınma hareketi yaptıktan sona tekrar direğe tırmandı.

Kısa bir denge hazırlığından sonra ilk adımını atan cambaz bu kez kararlı adımlarla çok hafif de sağa sola yatarak yürürken aşağıdan Davuli’nin davulunun sesi duyuluyordu.

Yalnızca teldeki cambazın görüldüğü, yaklaşık otuz kırk metre ötede arkadaşlarıyla kendi alemini yapan Cümbüşçü Bayram davulun sesini duyar duymaz cümbüşü kesti. Kulak kabarttı. “Bu Davili’nin davulu” dedi. Ayağa kalkıp görebildiği kalabalığı ellerini gözüne siper edip taradı…Yalnızca teldeki cambaz seçilebiliyordu. Yine de ‘ustaya saygı gerekir’ diyerek cümbüşü kesti.

Cambaz telin dörtte birine geldiğinde gene durdu. Dengesini sağladı. Aşağıya:

-Arkadaş, ben burada canımı ortaya koymuş, kelle koltukta karşıya yürümeye çalışıyorum, sen ise oradan oyun havası vuruyorsun! Bu nasıl şey!

 

Eleştiriyi duyan Davuli, her zamanki munis tavrıyla aşağıdan yukarıya:

-Ama ben başka tür müzik bilmem ki! Ep çaldığım oynak havalar! Başkasını çalamam be ya! Deyince ahali kahkahayı koyuverdi.

(*) Öykünün ana düşüncesi yazara Hikmet Kara tarafından hatırlatılmıştır.

 

Adınız :
E-Mail Adresiniz :
Yorumunuz :
Güvenlik Kodu :    
   
Diğer Tufan BİLGİLİ Yazıları
E-GAZETE