Denizle İmtihan (İZDEN SIZAN -23) - Tufan BİLGİLİ

Yazdır
Paylaş

Eklenme Tarihi : 15 Ağustos 2018, Çarşamba 11:35:48

Vücudu kayıyordu. Dizleri titriyor, tabanlarını yere dayamaya çalışıyor… Onlar da zaptetmiyordu kayan vücudunu. Kaydıkça kenarda tutunacak dal arıyor, ormanın içinde, o kadar ağaçların arasında tutunacak bir çöpe rast gelemiyordu…Her geçen an kaydığı yamaç dikleşiyor kayma hızı artıyor, çığlık atıyor, sesi çıkmıyordu. İşte şu aşağıdaki, tam yarın başındaki dal son şansı gibiydi. Onu tutarsa kurtulacaktı. Emindi. Onu tutardı. Başka çaresi yoktu. Tüm dikkatini topladı. Yere kadar eğilmiş çam dalını son anda yakaladı. Bir an avuçları yandı. Tutunmanın hızıyla dal esnedi. Seher bir an durur gibi oldu. Aşağıya baktı. Su bulanık. Deli gibi çağıldıyor. Bakanın başını döndürüp, gözlerini karartıyor. Neyse… İşte kurtulmuştu aşağıdaki çaya düşmekten. Tam kalkarken dal koptu…Suya düşmek üzereyken omuzu bir yara çarptı. Yapacak bir şey yok! Var gücüyle çığlığı bastı. Tanımadığı bir kız (Aynur Çaylı) omzundan dürterek:
Denizle İmtihan  (İZDEN SIZAN -23)
-Arkadaşım etüt saati, dedi.

 Su neredeydi? Şimdi o ölmemiş miydi?! Korkuyla etrafına baktı. On iki kişilik koğuş önce bir döndü. Gördüğü siluetler canlandı, renklendi insan kisvesine büründü. Oh! Demek gördüğü rüyaymış.

 

Kendisini uyandıran kızın arkasından, kapı önündeki uykulu gözleriyle kendisine bakan öğretmeni gördü. Öğretmenin gözlerinde uykunun da ötesinde sanki kızgınlık da vardı. Kalktı hızla yatağını topladı. Lavaboya gitti. Yatak odasına döndü. Dolabından aldığı havluyla yüzünü sildi. Havluyu dolabına koyarken dolabın yoksulluğundan utandı. Hızla kapağını kapattı.  Yatakhaneye göz gezdirdi. Yatağı bir çok yataktan düzgündü ancak birkaç yatak kendininkinden daha düzenli görünüyordu. Yatağının yanına gitti. Hafif yan duran yastığını doğrulttu. Battaniyenin kırışıklığını düzeltti. Yatakhane seyrekleşmiş arkadaşları sabah etütüne inmişlerdi. Odadan çıktı. Sınıfa girdiğinde nöbetçi öğretmenin yoklama aldığını, kedi numarasının okunduğunu anladı. Öğretmene ‘burada’ olduğunu söyleyip ismini sildirdi.  Yine akşamki sıraya  oturup kendini kapattı. Şimdi bakıyor fakat görmüyordu. Yemek ziliyle boşalan sınıfla yemekhaneye indi. Sıraya girdi. Metal bardağa ılık çayla birlikte servis tepsisindeki biraz, peynir,dört zeytin, bir reçel ve çeyrek ekmekle boş tabureye oturdu. Beyaz ekmek! Tek başına çok rahat  ve keyifle yiyeceği ekmek! Karnı akşamdan pek yiyemediği için açtı. Ancak elinin altında beyaz ekmek ve zeytin olmasına rağmen yine yemek istemiyordu canı. Ekmeği ısırdı. Çiğnedi, çiğnedi. Metal bardaktaki çayı ağzına aldı. Hem çok şekerli, hem yal gibi ılıktı. Zor yuttu. Şimdi köyde kardeşleriyle olsaydı…  Üzerini kızdırılmış inek yağı katılmış tarhana çorbası… Sahi onlar ne yapıyorlardı. Sehersiz?! Yine gözleri doldu.

 

İlk günkü okula geliş, rapor için hastaneye gidiş, kayıt telaşesi, babanın gönderilişi, yalnız kalış,  havanın kararması, yemekhane, etüt, on kişilik yatakhanede  yabancılarla birliktelik, aile özlemi, gece görülen kabus… Ve sabah…

Tüm o telaşede, Sinop Kız Öğretmen Okulu’nu kazandığı an, en az öğretmenlik heyecanı kadar kendini heyecanlandıran, hayalini kurduğu, geçen gün Sinop’a gelirken Ahmetyeri Köyünden ilk gördüğünde büyülendiği, okullarının hemen üç yüz metre ötedekinde yayılan denizin farkına dahi varamamıştı.

Yemekhane/yatakhane dersliğe giderken bir an durdu. Sağına döndü. Evet! İşte!...

 

Sinop o büyülü , kadife Eylüllerinden birini yaşıyordu. Vakit kuşluğa dönmüş, güneş bulutsuz gök yüzünde  Ada’nın üzerinden iki mızrak boyu yükselmiş, hafiften esen Karayel rüzgarıyla atlas mavisi deniz ipil ipil menevişleniyordu. Ne kadar bu durumda kaldığını fark etmedi. Yatakhaneden okula giden son öğrencilerden, farklı koğuşta kalan ancak etütde aynı sınıfta olduklarını gördüğü Zekiye (Demir):

-Haydi arkadaşım, geç kalacaksın! Deyince kendine gelmiş, Zekiye’nin ardı sıra gözü sağ yanda üzeri köpüklü denizde, okula doğru yürümüştü.

Bir hafta geçmiş,akşamları hemen her yatakta gizlice yaşaran gözlerdeki  yaşlar ilk günlerdeki gibi hızla boşalmıyordu. O koğuşun büyüklüğü yavaş yavaş heybetini yitirmiş, ilk geceler çok rahatsız olduğu ter ve çorap kokusu artık kendisini o kadar rahatsız etmiyordu. Arkadaş gurupları yavaş yavaş oluşmaya başlamış, özel dostluklar yeşermeye yüz tutmuştu.

O gün cumartesiydi ve ilk kez çarşı iznine çıkacaklardı. Cuma akşamı bayrak töreninden önce Okul Müdürü Arif Bey çarşı izninin kurallarını sıkı sıkı anlatmıştı.

Formasız çarşıya  çıkılmayacaktı.

Temiz ve ütülü giyilecekti.

Etek boyları diz üstünü geçmeyecekti.

Yabancılarla çok zorunlu olmadıkça konuşulmayacaktı.

Sınıf öğretmenlerinin belirttiği kırtasiyecilerin dışında kırtasiyecilere gidilmeyecekti.

Atatürk Caddesi ve Aşıklar Caddesi girilmeyecek caddeler olarak belirlenmişti.

Sakarya Caddesindeki uğranılacak sayılı dükkanların dışındakilere girilmesi de yasaktı.

 

Seher çarşı iznine hemşerisi Halime (Küçük), kayıt yaptırırken kendisinden bir önce kayıt yaptıran Taşova’lı Gülendam (Yanık) ve kenti bilen Sinoplu Zekiye ile çıkacaklardı. Öğlen yemeğinden sonra büyük heyecanla eğitim şefi Turgut (Şahbenderoğlu) Bey’in kontrolünden geçtikten sonra bahçe kapısından çıktılar. Ta itfaiyenin oraya kadar dümdüz uzanan, hafif meyilli asfalt kaplı caddeden kayarcasına indiler. Hal bu ki geçen hafta bu yolu ilk çıkarken ne kadar dik geldiğini düşündü Seher.  Mihmandarlığı doğal olarak Zekiye yapıyordu.  İtfaiyenin yanından sola döndüler caddenin bitiminde yeni yapılmış; tuğladan, sıvasız dört katlı binanın altındaki Çolak Sali(h)’nin kırtasiye dükkanı görünüyordu.

Zekiye konuklarını parka,Tersaneye götürmeyi planlamıştı. Atatürk Caddesi yasaksa Kıbrıs Caddesinden inebilirlerdi o zaman. Meydan Kapı Camisinden aşağıya dikildiler. Yazlık Nermin Sinemasının duvarlarının gölgesinden baş aşağı, Şen Pastanesi’nin yanına indiler. Vitrindeki meşhur ‘prenses’ tatlıları kreması, fındık ve Antep fıstıklarıyla ye beni diyordu da… Daha okulun vereceği aylık harçlığı alamamışlardı. Ailelerinin verdikleri ise … ne kadar idare edecekleri belli değildi ki… Yenisi ne zaman, ne kadar gelir?!

Tershane kapısından, geçmek niyetiyle Sağlık Müdürlüğünün önünden kale altına geldiler. Kalenin heybeti çocukları çok etkilemişti. Üç metreyi aşkın kale duvarlarının kalınlığı  daha da büyütüyordu surları çocukların gözünde. Ancak biraz dikkatli bakınca kale taşları arasından fırlayan aslan ağızları, kale surlarının iri taşları arasından, birkaç yerden fışkırmış incir ağaçları,  ve kısmen kaleyi sarmalayan sarmaşıklar o heybetli yapıyı çocukların gözünde  aniden masal diyarındaki tatlı cadıların yaşadığı mekanlara benzer dünyalara götürmüştü.  Kalenin altından park tarafına geçtiler. Şimdi denizin sesi daha yakından geliyordu. Parkın ağaç sandalye ve masaları henüz kaldırılmamış, sahile yakın birkaç masada kadınlı erkekli insanlar oturuyorlardı. Kızlar erkekler ve kadınların birbirine bitişik masalarda oturmalarını yadırgadılar. Onların memleketlerinde kadınlar parklara çoklukla gitmezler, gitseler dahi bir kuytu köşede erkeklerin göremeyeceği masalarda çoğunlukla da aileden erkeklerle oturabilirlerdi.

Zekiye’den başka kızlardan hiç biri denizi  yakından görmemişlerdi. Şimdi parkın masaları arasından sahile doğru yürürlerken parkın hoparlöründen Ajda Pekkan o yıl popüler olmuş ‘Abidik gübidik tüvist’ şarkını söylüyordu. Rıhtıma yaklaşık beş metre kalınca Seher durdu. Arkadaşlarından geri kaldı. Sanki birisi onu tutuyormuş, istediği halde adımları ilerlemiyormuş hissine kapıldı. Diğerleri rıhtımın kenarına kadar ilerlediler. Bir adım geriden boyunlarını uzatarak suyun sahile çarptığı noktayı görmek için birbirlerini tutarak eğildiler. Fakat aniden vazgeçtiler. İskeleye doğru yönlendiler. Seher’in geride kaldığını fark edince. Geriye dönüp gelmesini bekler pozisyonunu aldılar. Deniz yönüne hareket etmeyen Seher’in ayakları, denize paralel harekete geçti. İskelenin girişindeki Yolcu bekleme binasına kadar sorunsuz ilerlediler. İskeleye yöneldiklerinde tekrar Seher’in ayaklarına ağırlık çöktü. İskelenin başına kadar arkadaşlarının zoruyla geldi. Daha ileriye gidemiyordu. Deniz üstüne üstüne geliyor, başı dönüyor gözleri kararıyordu.  Rıhtıma usul usul vuran dağlalar ona sanki kendisini kapıp götürmeye, götürüp yutmaya çalışan yaratıklar gibi görünüyor, göz kararması ve mide bulantısı ile sarsılıp duruyordu. Kolundan çekerek götürme çabalarındaki arkadaşların diremek adına olduğu yere çöktü.

Demek akşam gördüğü kabus…

Arkadaşları işin ciddiyetini o an anladılar. Zekiye Gülendam ile iskeleye doğru yürürken Seherin yanında kalan hemşerisi Gülendam ile arkadaşlarını denizden daha uzakta beklemek için yolcu bekleme salonuna doğru uzaklaşıyordu.

 

 

Adınız :
E-Mail Adresiniz :
Yorumunuz :
Güvenlik Kodu :    
   
Diğer Tufan BİLGİLİ Yazıları
E-GAZETE