Dönülmez Yol (İzden sızan 59) - TUFAN BİLGİLİ

Yazdır
Paylaş

Eklenme Tarihi : 16 Nisan 2019, Salı 14:54:42

Artık derslerin tadı tuzu kalmamıştı. Okulda yaşanan o kadar gerginlikten sonra yaşamların o zamana dek en önemli gerçeği dersler önemini yitirmiş, gerek öğretmenler, gerek öğrenciler için zaman geçirmenin bir aracı olarak görülür olmuştu. Teneffüslerde dahi yaşamlarının merkezindeki ders ve ders konularının yerini son günlerde yaşadıklarının değerlendirmesi almıştı. Yatılı okullarının kısa süre eğitime ara vermesinin ardından kızlar kendilerini bir boşlukta hissetmiş, içinde bulundukları durumu değerlendirmekte güçlük çekiyorlardı. Tüm olanlardan kazançlı mı, zararlı mı çıktıkları hakkında hüküm veremiyorlardı. Kısa süreli zorunlu ev-tatil dönemi kimileri velilerinden epey zılgıt yerken, bazıları sorunsuz okula dönmüştü.
Dönülmez Yol  (İzden sızan 59)
Seher eve gittiğinde olayların ayrıntısını ailesine anlatmayı- anlatamayacağını bildiğinden- gerek görmemişti. Ancak kendisinin okula tekrar davetiyle birlikte babasının da okula çağrıldığından habersizdi.

                Okulun tekrar öğretime başlamasının üçüncü günü, üçüncü dersin sonundaki teneffüste Seher  yanındaki samimi iki  arkadaşıyla kol kola koridordaki kalabalık arasında yürürken bir an, karşıda tanıdık sima gördüğünü düşündü. Siluet kayboldu sonra tekrar kalabalık arasından göründü… Evet. Bu! Babasıydı. Sevgili babası. Gerçi henüz yeni ayrılmışlardı. Ancak babasını o sabahtan akşama özlerdi. Ancak imam kılıklı öğretmen eskisi Rasim köye yerleştikten bu yana babasında tuhaf değişiklikler olmuştu ya…

Ama o babasıydı. Sevgili babası… Tütün kokulu, sırım vücutlu, canı, babası!

 Arkadaşlarının kollarından sıyrıldı, beş metre ilerideki babasına ‘baba’ diyerek hamle yaptı. Önündeki iki kız grubunu yararak babasına ilerledi. Dengeleri bozulan kızlardan biri tepki vermek için kendine çarpana baktı. Seher olduğunu görünce vazgeçti. Seher’le dalaşmak pahallıya patlayabilirdi. Kolları açık tam babasına sarılacaktı ki…

Rüzgarlı havada telgraf direklerinin çıkardığı iniltiyi duyuyor; inilti gittikçe uğultuya dönüyor; beyni bir davulmuş da tokmaklanıyor, tekmeleniyor, tekmelerle itilerek yerden yere yuvarlanmış gibi acıyor.

Gözlerinin önünde gene o bir parlayıp bir sönen sinek sağanağı başladı. Sağanaktan başka bir şey bu; bu seferki şey; bu seferki, kar taneleriyle kıvılcımların kaynaştığı bir tipi! Geceleyin bir yangının üzerine kar yağıyor gibi! Kar!...Titriyor.

Harlı mangala eğilmiş bakıyormuş, başını tutuyorlarmış gibi gözlerinin bebekleri yanıyor; fakat sırtının ortasından buzlu sular akıyor,karakış anaforları geçiyor. Dudakları böğürtlen yemiş de boyası kurumuş gibi simsiyah, kapkara. Dişleri birbirine vuruyor, on dörtlü tabanca gibi takırdıyor.

İki, üç kez nefes olmak için çabalayıp başaramayınca, ani bir kararla geri dönüyor. Babasına ulaşmak için az önce yardığı kız topluluğunu bu kez de ön taraftan yarıyor. Az önce ayrıldığı arkadaşları Seher’in tekrar aralarına geleceği umuduyla onun yerini aralıyorlar. Seher onları görmeden yanlarından hızla geçiyor. Binanın ana çıkış kapısına yöneliyor. Kapıdan sahanlığa, ve merdivenleri hızla inerek yatakhane yönüne dönüyor. Dar beton zeminde karşılaştığı öğrenciler Seher’deki farklılığı seziyor, ancak anlam veremiyorlar. Sormak?.. Seher’e soru sormak!... Mümkün mü? Hele yüzündeki bu ifade ile…

 Okul ile yatakhane arasındaki boşluğa geldiğinde yönünü denizden tarafa dönüyor. Okula geldiğinden beri evinin de yönü olan denize. Kahırlandığı zaman yüzünü dönüp ağladığı denize…Şimdi denizden gelen rüzgar yüzüne vuruyor ancak hararetini kesmiyor. Hala nefes almakta güçlük çekiyor. O zaman daha hızlanmalı. Koşmalı ki ciğerlerine rahat hava girsin. Serinlik artsın. Biraz olsun ferahlasın yüreği.

Koşuyor. Ceylan gibi  sekerek, sıçrayarak koşuyor. Ayaklarının altında saka dikenleri…

Bu dikenlere konan rengarenk sakaları anımsıyor. Lolitası Ramazan’ın dizlerinde yatarken dikenlere konup kalkan, kanatlarından yalım yalım çakan renkleriyle büyülendikleri sakaları... Gözlerini alamadıkları sakaları. Şimdi sakasız dolayısıyla renksiz, tatsız, lezzetsiz dikenler … Olsun o güzel anları hatırlatıyor ya…

Nasıl da fuleli atıyor adımlarını… Uzunatlamacı gibi…Yok. Daha uzun! Ceylan demiştik ya… Maral... Tüy gibi  uzayıp yere değer değmez tekrar sıçramak. Evet. İşte sıçrayarak üzerinden geçtiği şu çam fidanı nasıl da  okula geldiğinde diktiği kendi fidanına benziyor. Altı yıl gözü gibi bakmıştı da otuz santim ancak büyüyebilmişti. Hal bu ki  köylerinde ne kadar hızlı büyürdü ağaçlar! Babası iki sene herk etmez ise tarla, orman oluverirdi büyüyen ağaçlardan…Nasıl keyifle saklambaç oynardı kardeşleriyle o ağaçların arkalarında… Bulamayıp ağlamaya başlayınca, dayanamayıp ortaya çıktığındaki yüzündeki ışıma küçük kardeşin…Nasıl içine sokası gelirdi…

Yüreği yalnızca  sıçrarken hafifliyor. Sonra … Cenderelerde sıkılmışçasına…örslerde çekiçlenilmişçesine… O zaman tekrar sıçramalı, tekrar, tekrar… Burası… Evet arkadaşlarıyla bütünleme sınavı için okula zamanından önce geldiğinde, daire şeklinde oturup birbirlerine sınava hazırlık için soru sordukları yer. Nasıl da neşeli vakit geçirmişlerdi… En iyi bildikleri konular ile ilgili soruları yanıtlayamamanın şaşkınlığıyla gereksiz gülmeleri yaptıkları yer burası…

Tekrar sıçramalı, tekrar, tekrar… Sıçradıkça içindeki mengene sanki gevşiyormuş gibi geliyor… Öyleyse koşmaya devam. O ne. Burası akşam etütlerinden önce arkadaşlarından sıyrılıp yalnız geldiği memleketine bakıp ağladığı yer değil mi?! Özellikle ilk sene. Her yalnız kalışında ağlar, kimseye sezdirmemek için dakikalarca topluluğa girmezdi. Sanki buradan Taşköprü’nün Alisaray Köyü, hatta evleri görünür, annesinin, kardeşlerinin sesini işitirdi…

Ah şu yüreğini jiletle doğrar gibi yakan acı… Biraz azalsa… Sanki koştukça hafifliyor. Hele havadayken... O zaman… Koşmalı. Daha hızlı…

 

Adınız :
E-Mail Adresiniz :
Yorumunuz :
Güvenlik Kodu :    
   
Diğer TUFAN BİLGİLİ Yazıları
E-GAZETE