El yapımı av tüfeği , El Üstünde Kimin Eli - Tufan BİLGİLİ

Yazdır
Paylaş

Eklenme Tarihi : 16 Şubat 2017, Perşembe 12:11:03

Sadullah (Yıldırım) ve Emin’in (Kuru) arasındaki Tac(i)ettin’nin (Adalı) eli yüzündeydi. Yanlarında Bilal (Adalı) ve Cevdet (Gökdağ), arkalarında çocuklardan yaşça epey küçük Naci (Adalı) gözleri kaygıyla ortadaki Taci’yi izlemeye çalışıyorlardı. 14- 16 yaşlarındaki çocuklar koşar adımlarla, panik halinde hastane yokuşundan inerken Sadullah gruptan ayrılıp koşarak hastanenin ızgaralı demir bahçe kapısını açmak için hamle edince hastane kapısında bekleyen görevlilerden Pala Hamit (Kaya) ‘Yassak oğlum’ diyerek, Sadullah’ın üzerine doğru yürüdü. Sadullah ‘yaralı var !’ deyip, gelmekte olan arkadaşlarını eliyle gösterince Pala Hamit de demir uyarısına rağmen oralı olmaksızın kapıyı açma çabasındaki Sadullah’a yardım ederek kapıyı içeriden açtı.
El yapımı av tüfeği , El Üstünde Kimin Eli
Bu arada arkadaşlarının kolundaki Taci de yanlarına gelmiş demir parmaklıklardan oluşmuş yarı aralık kapıyı geçmişlerdi. Hep birlikte betonla kaplı ön bahçeyi geçip hızla hastane kapısından girdiler. Çocukları hastanenin kapısında karşılayan hasta bakıcı Erol grubu sağdaki koridordan ilk odaya sokup sedyeye yatırdı. Taci acı ile kıvranırken yanındaki arkadaşları en az onun kadar acılı yüzle ‘doktor nerede!’ diye sağa sola saldırıyorlardı. Çocuğu sedyede bırakan hasta bakıcı Erol dışarıya çıktı. Polikliniğin önündeki merdivenlerden aşağıya indi. Kırımlı’nın bahçesine bitişik, envayi çiçeklerle süslü Hastanenin bahçesine girdi. Ortasında pinpon topunun inip kalktığı fıskiyeli havuzun kenarındaki bankta hemşirelerle oturan adamın yanına gitti. Biraz sonra adam pek de gönüllü görülmeyen adımlarla yanındakilerle birlikte hastane merdivenlerini tırmanmaya başladı.

                ***

                Son baharın ilk ayı Sinoplunun en gizemli, en mahrem, en bereketli, en keyifli ayıydı.

Tatil için Sinop’a gelenler memleketlerine dönmüş olurdu bu ayda. Yaz boyu istavrit, mezgit, kefal, biraz izmarit gibi sınırlı miktarda tutulan deniz ürünleri;  Eylülle birlikte palamutu, cinekopu, lüferi, uskumruyu, barbunu balıkçı tezgahlarına taşır; kış boyu hamsi ve kalkanla devam edecek balık bolluğu başlardı …

Elma, armut,nar,incir özellikle kokulu kara üzüm ve eşsiz lezzeti ile kestane gibi Sinop’a özel meyvelerin harmanının başlangıcıydı Eylül.

 Güneş farklı ısıtır Eylülde; deniz farklı keyiflidir boşalan, yalnız Sinopluya kalan plajlarda. Göçmen kuşlardan önce bıldırcın, üveyik, sarıasma uğrar Ada’ya; peşinden çulluk, sığırcık kısmen de Akgöl’de ördek ve yaban kazı.

                Beşinci bir mevsim kadar farklı, hemen hepsinden yoğun yaşanan bir Eylül ayının tadını daha çıkarıyordu Sinoplu çocuklar…

***

"El üstünde, kimin eli var?"

                Dizlerinin üzerine çökmüş, secde eder gibi kolları yerdeki kafasının yanındaki  Cevdet:

                “Emin” Dedi.

                “Değil, Naci.” Çocuklar hep bir ağızdan:

                “Davul mu Zurna mı?”

Eylülün ikinci yarısı geçmiş, açılan okullar çocukların yaz keyfini henüz bitirememişti. Havra güre ile geçen ilk okul haftası sonrası Cumartesi günü gökte zerre bulutun görülmediği maviliğin altında harıp (yaban keçiboynuzu) ağacının ince yapraklarının seyrek gölgesi altında öğlen sıcağını geçiştiriyorlardı.

                Bir önceki ‘davul’ isteği karşısında beline inen yumruk hala hafızasında olan Cevdet ‘zurna’ dedi. Kulağının dibine gelen Sadullah var gücü ile ‘höööyttt’ diye bağırınca beyninin uğuldadığını sandı Cevdet.

                ‘Artık yeter’ işimize bakalım deyip, kundakları yerde üç tüfeğin yaslı olduğu Harıp  ağacının altına serili olan ceketin yanına doğru yürüdü. Diğerleri de Cevdet’i takip ettiler. Ceketin etrafında çömelerek daire olmuşlardı.

                Astarı yukarıya çevrilmiş ceketin üzerinde bir kesekağıdında barut, bir kesekağıdında saçma, boş fişekler, kapsüller, tapalar, ölçü aleti, fişek sıkıştırmaya yarayan kovan kıvırma makinesi kenarda ise doldurulmuş fişekler yığılıydı.

                Eylülün ikinci yarısıyla başlayan göçmen kuş avı için ergenler hazırlık yapıyorlardı. Hemen hepsinin pantolonlarının arka ceplerinde çatalları zeytinden, lastikleri et gibi yumuşak kuş lastikleri (sapan) vardı. Bunun yanında emsalleri arasında kendilerine çok büyük avantaj sağlayan çok kıymetli tüfekleri için ucuzundan fişek doldurup avdan paylarına düşeni almak çabası içindelerdi.

Taci’nin fişekleri doldurulmuş, sıra Sadullah’ın gözü gibi baktığı, 12 numara çift kırmasının fişeklerine gelmişti. Sadullah fişeklerinde dumansız barut kullanırdı. Av torbasındaki kesekağıdını çıkardı. Ceketin üzerinde boşalttıkları yere serdikleri gazete kağıdının üzerine itina ile kuş tüyü gibi hafif ve kabarık barutu boşalttılar. Doldurulacak 20 fişek vardı. Doldurma kapsül kullanmayacaklarından önce fişeklerin patlamış kapsüllerini çakı uçlarıyla kısa sürede çıkardılar. Bu arada kendilerini büyük hissettiren tiryakisi olmakla övündükleri sigaraları keyifle tüttürürken konuları av ve av tüfeği olan sohbet de iyice derinleşmişti.

Geçen ay Sanat Okuluna giden  Bahattin’in (Özcan) yaptığı el yapımı 16 numara tüfeğin patlayan namlusundan, yaralanan elinden, el yapımı tüfeklere güvenilemeyeceğinden bahsettikten sonra her kes kendi tüfeğinin methediyordu.

Patlamış kapsülleri çıkarılan fişeklere kısa sürede yeni kapsülleri seri hale taktılar. Sadullah çok azı kağıttan, çoğunluğu daha kıymetli plastikten olan fişeklere on numara saçmalarla doldurdu. Diğerlerini de çulluk avı ihtimali için (ki sekiz numara saçma ile dolduracaktı) on numara saçmanın kese kağıdının ağzını kapayıp av torbasına koydu. Torbadan sekiz numaralı saçma kesekağıdını çıkardı. Ortaya koydu Bu arada Taci fişek makinesine barutu ölçüyle koymuş Sadullah’ın torbadan yeni çıkarıp ceketin ucuna koyduğu saçma kesekağıdına oturduğu yerden uzanırken ağzındaki sigara, ortada duran, az önce  fişeğe bir ölçü koyduğu baruta değer değmez barut harladı. Taci ‘yandım!’ diyerek fırladı.

Çocuklar önce ne olduğunu anlayamamışlar ancak Taci’nin yüzündeki kızarıklığı görünce hemen beş adım altlarından geçmekte olan  - eskiden Ada’nın suyunu Sinop’a taşıyan, Sinop’un su ihtiyacının önemli bölümünü karşılayan, o bölümde üzeri açıldığından toprak yüzeyindeki oluktan akan, artık kullanılmayan- ‘alguma’ koşup Taci’nin  yüzüne su serptiler. Taci’nin yüzünün kızarıklığının ve acısının arttığını gören çocuklar işin şaka götürür yanı olmadığını anlayınca Taci’yi koltukladılar. Koşar adım Zeytinlik üzerinden şehre doğru yollandılar.

***

Hastanede pansuman odasında bin bir sıkıntı içinde doktor bekleyen çocuklar böyle güzel bir Sinop Eylül’ünü bu şekilde farklı bir macera ile tüketmişlerdi.

Adınız :
E-Mail Adresiniz :
Yorumunuz :
Güvenlik Kodu :    
   
Diğer Tufan BİLGİLİ Yazıları
E-GAZETE