GÜRCÜ DESTANI (İZDEN SIZAN -25) - Tufan BİLGİLİ

Yazdır
Paylaş

Eklenme Tarihi : 04 Eylül 2018, Salı 13:07:22

Sahanlığa aralanan dairenin kapı aralığından Yıldıray Çınar’ın; “Kara gündür gelir geçer. Gam yeme gönül gam yeme. ” türküsü merdiven boşluğuna yayıyordu. Kapıdan yapılı, beyaz tenli , temiz giyimli, erkek güzeli bir oğlan çıkıp kapıyı kapadı. Kapıyı kapar kapamaz kızlarla burun buruna kalmıştı. Kızların soran bakışlarından yabancı olduklarını anlayıp kızlara kusursuz İstanbul Türkçesiyle, çok hoş bir eda ve emsalsiz bir tonla :
GÜRCÜ DESTANI (İZDEN SIZAN -25)
-Birine mi bakmıştınız?

Kusursuz İstanbul Türkçesiyle ‘Birine mi bakmıştınız?!...

***

Lise ikiye giden Türkçeyi kusursuz konuşan bu delikanlı çok değil on yıl önce bir kelime Türkçe bilmiyordu.

Rahmi, Sinop’a bağlı yaklaşık 25 Km uzaktaki Lala Köyü gürcülerindendi. Lala Köyünün Gürcüleri hep bir aradadır ve bir Frenk mahallesini oluştururlar. Lala’da Gürcülerin alt tarafındaki Altınoğlu Mahallesinde Ermeniler, üst taraftaki Karaoğlu Mahallesinde ise  Türkler yaşardı.  Gürcüler günlük yaşayışlarında kendi aralarında dolayısı ile aile arasında Gürcüce konuşurlar, çocuklar ancak ilk okula gittiklerinde Türkçeyi öğrenirlerdi.  Sekiz  çocuklu Olgun ailesinin altıncı çocuğudur Rahmi. İlk okula köyde başlamış ikinci sınıfa Sinop’ta gitmek durumunda kalmıştı. Okula başladığında da doğal olarak hiç Türkçe bilmiyordu. Kısa sürede derslerde konuşulanlardan Türkçeyi anlar hale gelmesine rağmen konuşma konusunda hala güçlük yaşıyordu.  Tüm derslerde başarılı olmasına rağmen Atatürk ve Atatürk ile ilgili konuları daha bir zevkle takip ediyor ve çok keyif alıyordu. Rahmi sinop’ta devam ettiği ikinci sınıfta köyden gelmenin ve yeterince Türkçe konuşamamamın da etkisiyle derslikte dinleyicilikten öteye gidememişti. Ancak Mayıs Ayı geldiğinde Rahmi’nin çok sevdiği Atatürk ve Atatürkçülük ile ilgili konular derslerde ağırlıklı olarak işlenmeye başlamış, küçük Rahmi’nin keyfi de artmıştı. Öğretmen 19 Mayıs öncesi Atatürk ile ilgili anlattıklarını anlayanları test etmek için sınıfa sorular sorarken Rahmi de durumunu unutup, heyecanla parmak kaldırıp söz ister. İlk kez Rahmi’nin parmağını gören öğretmeni sözü Rahmi’ye verir. Çok iyi bildiği konuyu anlatmak için ayağa kalkan Rahmi 19 Mayıs ve Atatürk sözcüğünden başka bir şey söyleyemez. Arkadaşları tarafından bilemediği için alaya alınır. Arkadaşlarının alayını kesen öğretmen:

-Çocuklar, Rahmi’nin konuyu bildiğinden eminim. Ancak O’nun ana dili başka, Türkçeyi yeni öğrendiği için konuyu bizimle paylaşamadı, deyip. Cesaretinden dolayı kutladı. Ondan sonra Rahminin kendine güveni geldi ve hem ders başarısı hem Türkçe konuşması en üst seviyeye çıktı.

Üçüncü sınıfa tekrar köyde devam etti. Beşinci sınıfa dek evlerine yaklaşık üç kilometre uzaklıktaki Lala köyü ilkokulunda diğer köy çocukları gibi yağmur çamurda, kardeşleri ve yeğenleriyle ilk okulu tamamladı. Okulda yasak olan Gürcüce konuşma okul dışında serbestti doğal olarak. Bir alt mahalledeki Ermeni arkadaşları da kendi aralarında Ermenice konuşurlardı. Birlikteliklerinde ortak dil Türkçe olurdu. Gürcü çocukları ve Ermeni çocukları, Türk çocuklarıyla ilişkilerinde genel olarak birbirlerini daha fazla kollarlardı.

Yağmur, çamur, bata çıka okula gitmek küçüklerin sorumluluğunu almak, ekine yardım, çeltik göllerinde boğuşmak, yığını toplama, inek gütmek, çelik çomak oynamak, salıncak kurmak ,arada denize kaçmak, komşu mahallenin çocuklarıyla ‘denizde açılmak yarışıyla’ ölümüne rekabet etmek… Sonuçta ilk okul tamamlandı.

Orta okul için Sinop’a gitmek gerek…

Nasıl olsa bir sürü okuması gereken çocuk var ailede.

Rahmi, Rahmi’nin küçüğü,Hilmi,  ağabey çocukları, yeğenler ve Fehmi için Sinop’tan ev tutulacak.

İki geçeli Aslan Torun Konağı’nın batıdaki  üçüncü katı tutulup yerleşildi.

Başlarına iki büyük abla Saliha ile Taliha.  Ermeni komşulardan dikişi öğrenen ablalar Rahmi ikinci sınıfta okurken Halk Eğitime gitmiş terziliklerini ilerletmişlerdi. Ve usta olmuşlardı. Hem çocukların başında duruyorlar hem de aile bütçesine katkıda bulunuyorlardı. Diktikleri elbiseler ile kısa sürede ablaların ünü yayılmış, özellikle Öğretmen Lise’sinin çocukları tarafından itibar edilen terziler arasına girmişlerdi.

Zaman içinde orta okula gitmek durumunda kalanlara diğer yeğenler Bahri, Mehmet ,Elmas , Sezai  ile Seza da eklenince Olgun’lar oldu mu ordu!

 

                Çocuklar kente gelmenin, köydeki işlerden ve babanın tahakkümünden kurtulmanın sevinciyle bir müddet mutlu olsalar da süre bir ayı aşınca sıla özlemi ağır ağır çöküyor, coşku, sevinç yerini gurbet hüznüne bırakıyordu.

Ya köy! Köydekiler… Özellikle Pembe Ana!  Sekiz çocuk sahibi ana’nın kalabalık evindeki yavruların hemen tamamının evden uzaklaşması, evin susuz göl gibi garip kalması evlat özlemini depreştiriyor her yavrusunun özlemi yüreğinin bir yerini acıtıyor, göz pınarlarında birimen yaşxlar görünmesin diye köşe bucak kaçarak acısı ile çocuklarının hasretini gidermeye çabalıyordu.

Bir de eşi Ali Hoca’nın Mehmet’in de duyulmayacağını bildiği ıssız yere kaçabildiyse; Eski bir Gürcü destanını olan “Nokta Ana’nın ( Ahmedum) Destanı Gürcü şivesiyle  söyleyip türkü ile ünleyerek ağlaması...

                Çıkamadum çol varoşun duzina

Düğün olur gelinina kizina

Gelin edup bakamadum yuzina

Senden sonra gelin görmem Ahmedum(Rahmium)

 

Oy ana oy ben ne edeyim

Bu derd ile nerelere gideyim

****

 

“Çolvaroş köyünde Haşiloğlu cevherin kızı Hacınumanoğlu İsmail’in karısı Nokta Hala adında bir Hemşin gelini 3 kızı ve bir oğlu dünyaya geldikten sonra çok genç yaşta dul kalır. Ama o da birçok Hemşin kadını gibi evlenmek istemez ve kaderine razı olur. Oğlu Ahmet’i büyütmek için bütün şefkatini ve fedakârlığını seferber eder. Onun en büyük arzusu Ahmet’i büyütmek ve gurbet ellere Kırım’a yollamaktı. (Hemşin’de yaşlıların dilinde gurbete Kırım denirdi çünkü genelde yöre insanları yöre insanları gurbete Kırım, Batum tarafına giderlerdi) yıllar çabuk geçti. Nokta Hala’nın Ahmet’i büyüdü köyde herkesin sevdiği takdir ettiği akıllı bir delikanlı oldu. O da her Hemşinli erkek gibi genç yaşında ailesinin geçimini, sorumluluğunu kalbinde, taze omuzlarında duyarak gurbete çıktı. Kırım'da hemşerisinin yanına gelen Ahmet, orda çalışmaya başladı gurbet hayatı 4 yıl sürdü. Bu sırda ise Nokta Hala Ahmet’in özlemiyle yaşıyordu, kardeşlerini ve eşini çok genç yaşta kaybeden Nokta Hala yalnızlığını ve özlemini hep Ahmet’i için biriktiriyordu. Fakat Nokta Halanın kara bahtı gülmeyeceğe benzerdi. Onuruna çok düşkün olan Ahmet patronu ile kavga etmiş, çok kısa süreli olsa hapis yatmıştı. Veremin amansız kollarına hapishanede yakalanan Ahmet’in üzüntüden bu hâle düştüğü sanılmaktadır. Özellikle Nokta Hala bu olaya böyle yorumlamaktadır. Memlekete hasta dönen Ahmet bu korkunç hastalıktan kurtulamayarak öldü. Nokta Hala ise oğlunun acısını en büyük şiddetiyle tattı. Bu acılarla Nokta Halanın, oğlu Ahmet için söyledikleri zamanla destan olarak dilden dile yayıldı. Bu destanda bazen isyan, bazen tevekkül, bazen cemiyet, bazen felek, bazen mazi, bazen hal, bazen istikbal, fakat her zaman Ahmet, her zaman evlat vardır.”

 

Pembe ana, Nokta Hala’nın destanını evinden uçurduğu tam sekiz çocuğu için yakar durur…

 

Bülbül öter ilga eder dalini

Ördek yüzer dalga eder gölini

Gittun mesken ettun Kirum eluni

Bundan sonra daha koymam Ahmedum(Yavrularum)

 

Yaz gelende yaylalarun yeşili

Kış gelende mısırlarun seçili

Bizum köyün kiz gelini puili

Bundan sonra puşi takmam Ahmedum(Yavrularum)

 

Nokta ana etsun bir tava helva

Toplanup yesunler Emine Heva

Ağlama validem yureğum sava

Bir tükenmez derde düştüm Ahmedum(Yavrularum)

 

 

 

 

 

Ana köyde çocuk; çocuklar, gurbette sıla özlemi…

Ancak,  istikbal!

Köyden getirdikleri, biraz da kasabadan edindikleriyle iki abla gözetiminde Aslan Torun Konağı bir ‘özel öğrenci yurdu’…

Yokluk çekilmiyor ancak en lüks yiyecekleri sıcak (beyaz) ekmek ve sana yağı. Bir de çarşıda gördükleri fakat , çok pahallı oldukları için alamadıkları portakal ve muz…

Köyde çokça yetişen meyveler dahi bitince kıymetli oluyordu doğal olarak.

Bir defasında dairelerinin batısındaki evlerine iki metre kadar yakınlarındaki komşunun pek de kullanılmayan balkonundaki elmaları nasıl canları çekmişti; Rahmi ile Hilmi kardeşlerin. Köyde iken yüzüne bakmadıkları elmalar nasıl da albenili…Kokusu ta o balkondan geliyor burunlarına. Ancak masafe uzun, ulaşılması mümkün değil! Pencereden ucuna olta bağlı misinayı balkona atıp, elmayı oltaya taktırıp, aşırmak bulabildikleri tek çözüm… Epey uğraştan sonra oltanın balkondaki çamaşır ipine takılıp misinanın kopması sebebiyle bu girişim dahi başarısızlığa uğramıştı da çaba sırasındaki heyecan nasıl dönüşmüştü hayal kırıklığına… Bir de komşularının ipteki oltadan durumu anlayacakları/anladıkları utancıyla komşularıyla karşılaştıklarında iki kardeşin yüzlerinin günlerce kızarması…

Ancak çocuklar okulda hep başarılı. Hele Rahmi. Okulun en parlak ve örnek öğrencisi. Yer yataklarının serili olduğu odalarında, akşamdan ders çalışanların aksine sabahın erkeninde uyanıp, yer yatakları arasındaki boşlukta ders çalışıp, ödev yapar…Tüm çocuklarla birlikte terzi ablaların kemer basma, düğme dikme gibi basit terzilik işlerine ablaların kontrolünde yardım eden Rahmi, hemen her dönem “takdir” getirir. Ancak bu önemli belgeyi hiçbir zaman kendisi alamaz okuldan. Çünkü her dönem köydeki işler nedeniyle okullar açıldıktan bir hafta sonra köyden geldikleri gibi, okullar kapanmadan bir hafta önce köye dönerlerdi. Bu yüzden takdir belgelerin alınması hep babaya nasip olurdu.

Apartmanın üst katında oturan ancak Ankara’da yaşadığından seyrek olarak konağa uğrayan Aslan Torun kısa boylu, şişmanca, yaşına göre hiç saçı dökülmemiş sağlıklı görünümlü ev sahibiydi. Binaya geldiğinde hiç kimseyle yüz göz olmaz ağır, vakur adımlarla merdivenlerden çıkar, kiracılar için muamma olan dairesine girer sır olurdu. Dairesi özellikle kiracı çocukları için merak konusuydu.  Kıyıdan köşeden, kapı aralığın görebildikleri evin içinin renkli kilimlerini, parlak altın gibi parlayan karyola başlıkları, bakır mangallar çocuk zihinlerindeki büyülü dünyaları ile birleşiyor, meraklarını bir kat daha artırıyordu. Kim bilir daha neler vardı sır dolu evde…

Seher arkadaşıyla, işte böyle bir iklime sahip konağın,  üçüncü katın dairesinin önünde; Kusursuz İstanbul Türkçesiyle:

-Birine mi bakmıştınız? Diyen Rahmi ile burun buruna gelmişti.

O zaman bu eve sık sık ve arzulayarak provaya gelecekti…

 

 

 

 

 

Adınız :
E-Mail Adresiniz :
Yorumunuz :
Güvenlik Kodu :    
   
Diğer Tufan BİLGİLİ Yazıları
E-GAZETE