Merhaba Okul (İZDEN SIZAN -16) - Tufan BİLGİLİ

Yazdır
Paylaş

Eklenme Tarihi : 05 Temmuz 2018, Perşembe 17:37:15

Sakin kasabanın üzerine yazdan kalma oldukça sıcak ancak, nefis bir sonbahar akşamı çökmüştü. Açtıkları pencereden gelen rüzgar da içerideki havayı serinletemiyordu. Lobiye çıkan babaya Otelci, serinlemek için otelin bahçesini salık vermişti. Baba kız merdivenlerden dar sahanlığa indiler. Sola dönüp tahta kapının mandalını kaldırıp açtı. Önlerine, sol tarafı otelin kagir yüksek duvarları olan uzunlamasına bakımlı bir bahçe çıktı. Bahçenin sağ duvarı bitiminden yaklaşık yirmi metre ötede hapishanenin yerden yaklaşık on beş metre yükseklikte kalın kale duvarları denize doğru uzanıyordu. Bahçe duvarı ile kale/hapishane duvarı arasında hendek gibi yaklaşık sekiz on metre boş arazi uzanıyordu. Hapishane duvarlarının üzerindeki nöbetçi kulübelerinden askerlerin haberleşme için öttürdüğü düdükler cırcır böceklerinin sesleri arasında çığlık gibi yükseliyordu.
Merhaba Okul (İZDEN SIZAN -16)
Aşağıda, güneyde deniz!  Ayın şavkı durgun suya vurmuş, ipil ipil yanıyor... Çocuğun içini bir heyecandır kapladı. Bu Pervane yokuşundan gördüğü sağ taraftaki deniz olmalıydı. Çünkü… diğerinin üzeri çok köpüklüydü… Hal bu ki bu!...

Az önce Otelci Amcanın radyosundan yayılan , ilk kez duyduğu  “Deniz ve Mehtap” şarkısı aklına geldi. Şarkı zihninde daha farklı anlama büründü, sözlerini hatırlayamadığı şarkının melodisini babasına duyurmadan zihninden geçirdi. Bahçenin hapishane tarafındaki duvarında birbiri ardınca sıralanmış yüzlerce eski gaz tenekesine onlarca türde dikilmiş çiçekler. Sardunyalar, begonviller, akşam sefaları, renk renk güller, kına çiçekleri, şebboylar, menekşeler…

Ahhh!… Anacığı da görseydi bütün bunları. Üç etekli, renkli cepkenli anası… Başlarını üzerinden iri beyaz, bembeyaz bir kuş çığlık atarak geçti. Korktu birden. Peşinden bir tane daha… Hiç böylesini görmemişti. Farkında olmadan babasına sokuldu. Baba:

-Deniz kuşu o kızım. Martı. Bahçedeki sedirde bir müddet oturdular. Yassı ezanı okunurken hava biraz serinlemişti. Hemen otuz metre ileride yüksek hapishane surların üzerinde gidip gelen nöbetçi asker siluetleri, belli aralıklarla öten düdükler , arada üstlerinden geçen martı çığlıklarıyla egzotik hava çocuğu büyülemişti. Uzun bir müddet baba kız bu büyüyü bozarız endişesiyle konuşmadan oturdular. Bir müddet sonra Otelci Sami’nin sessizce getirip yanlarına bıraktıkları çayı içip odalarına çıkmak için kalktılar.

 Tüm gün yaşadıkları zorlu yolculuk dün geceyi uykusuz geçiren kızı iyice yormuştu. O güçlü babası bile göz kapaklarını açık tutmakta zorlanırken Çocuk heyecandan yine uyuyacağını pek düşünmüyordu.  Uykusuz geçen gecenin güçlüğü de bir başka zordu. Gene mi o zorluğa katlanacaktı? …

Ancak köyünün ilk okuyanı olacaksa… İlk öğretmen olan kızı o olacaksa...  Pileli etek, sivri topuk ayakkabı giyecekse… Mutfağında akan suyu olacaksa… Masada yemek yiyip, sandalyede oturacaksa… Ailesine yardım edebilecekse…

Saat onda elektrikler kesildi. Kente elektrik veren fabrikanın en son çalışma saati ondu.Tüm kentle birlikte otel de karanlığa gömüldü. Duvardaki gaz lambasını yaktılar. Lambayı kısıp yattılar. Yatar yatmaz babanın horultusundan uyuduğunu anlamıştı. Ancak o,bu gece de uyuyamayacağını düşünmesine rağmen kısa süre sonra yorgunluktan kendinden geçti…

Hemen bitişiklerindeki Kaleyazısı Camii’nin minaresinden yükselen ezan sesiyle uyandılar.

Çocuk ilk kez evlerinin dışında bir mekanda uyanıyordu. Gözlerini açınca gözüne yabancı gelen tavana bir  anlam veremedi. Gözlerini kapadı. Tanıdık ses duymayı bekledi. Aniden gözlerini açtı. Elleri ile gözlerini ovuşturdu. Evet! Tabi! Evde değildi! Dün sabahtan beri yaşadıkları gözünün önünden hızla geçti. Bir günde ne kadar değişik, ne kadar farklı şeyler yaşamıştı…Tüm bunlar… Tüm bunlardan habersiz geçen on bir yıl…Dünya ne kadar da büyükmüş meğer. Deniz!? Akşam mehtapta gördüğü deniz. Hızla yatağından kalktı pencereden dışarı baktı. Pencereleri yola bakıyordu. Öyle ya. Onlar denizi bahçeden görmüşlerdi. Tuvalete giden babası odaya girdi. Elindeki mendiliyle yüzün silerken kızına:

-Hazır mısın kızım. Bu gün senin için büyük gün, dedi. Pantolonunun arka cebinden tarağını, yeleğinin cebinden daire şeklinde arkasında horoz resimli aynasını çıkardı. Saçlarını tararken çocuk da gitmek için hazırlanmıştı.

Otelin merdivenlerinden indiler, on metrelik dehliz gibi aralıktan caddeye çıktılar. Cam gibi bir gündü. Güneş Adanın üzerinden bir mızrak boyu yükselmiş, turkuaz gökte hemen hiç bulut görünmüyor, yaprakları kıpırtısız sarkmış meydandaki çınarın dalları arasına şakıyarak girip çıkan serçeler, meydandaki çeşmenin üzerinden çaprazlama uçan kırlangıçlar, garajdan aşağıya aralıklarla pazara mal getiren köylülerle masalımsı görüntü…

Bu gün buranın pazarı olmalı. Çevredeki dükkanlar kepenklerini kaldırmış, bir kısmı mostralık malları dükkanının önüne yığmıştı. Otelin karşısındaki meydanın kenarları bir yandan hana kadar, diğer yandan Samanpazarına dek sıralama önlerindeki sepetler ve küfeler dizilmiş, şimdiden tek tük insanlar sergilenen malları geziyorlardı.

Saat henüz yedi idi ve çıkmadan otelciden okulun yerini öğrenmişlerdi. Bulundukları yerden okul en çok kırk beş dakika çekse, epey zamanları vardı.

Otelin altındaki lokantaya girdiler. Çocuk ilk kez lokantaya giriyordu. Pencerenin önündeki masada iki kişi oturmuş sigaralarını içiyordu. Baba kız dipte ocağın yanındaki masaya oturdular. Baba iki mercimek çorbası söyledi. Önlerine konulan çorbayı babasının yaptığı gibi limonu  içine sıktıktan sonra demir kaşıkla içmeye koyuldu. Şimdiye dek demir kaşıkla da hiç yememişti. Köydeki onun şimşir kaşığının lezzetini bulmak mümkün müydü !

Lokantadan çıkıp pazar yerine dolaşmaya, etrafı izlemeye koyuldular.  Çocuk aniden satıcıların arkasındaki vitrini geniş bir dükkan dikkatini çekti. İçerisi çeşit çeşit lambalar, abajurlar , çeşitli süs eşyaları ile dolu zücaciyeciydi. Kız büyülenmiş gibi  bızdıklara ait Karadeniz en büyük zücaciye dükkanın birinin önünden ayrılamıyordu.

Bu arada baba  Manav Deli Muzaffer’in Kalaycı Emir Bahadır Osman ile Bakkal Fethi Bey’e (Turan) heyecanla bir şeyler anlattığını görüp kulak kabarttı. Muzaffer:

-Siz ne diyorsunuz? Ben Kasap Keçi Nevzat’a tülek tavuğu, yumurtası kıçında diye yutturmuş adamım, o ne ki! Bakkal Fethi Bey:

-Doğru bir defasında bu, o ekti Nevzat’a tülek tavuğun kıçına yumurta tıkıp, ‘yumurtası kıçında’ diye satmış, akşama tavuk ölmüştü. Nevzat’ da duruma(sapasağlam tavuğun aniden ölümüne) önce bir anlam verememiş, aldatıldığını anlayınca da; o nekes haliyle, o kadar masraf edip bakıp, beslediği  ünlü   kestane renkli al atı, Algümüş’le Sinop’ta bir hafta dört döndüydü.” Deyince etraftakiler kahkahayı patlattılar.

 Birden kayıt için gerekli zarfı ve damga pulunu almadıklarını hatırladı çocuk. Nereden bulabileceklerini sordular. Zarfın kırtasiyecilerde satıldığını, çevrede kırtasiyecinin olmadığını ancak 3 metrekare dükkanda aradığın her şeyi bulabileceğin Lafçı Ahmet’e bakmalarına salık verdiler. Hal Aralığı ile Sakarya caddesinin köşesinde, ucu kama gibi Kaleyazısı Camiine bakan, ahşap vitrini tepeleme mal dolu olan, üçgen biçimli, işaret edilen dükkana yöneldiler. Gerçekten zarfı da pulu da Lafçı’nın dükkanında bulmuşlardı.

Vaktin epey geçtiğini düşünen baba çocuğun elinden tutup Sakarya Caddesi’ne doğru yürüdü.

 

 

 

Adınız :
E-Mail Adresiniz :
Yorumunuz :
Güvenlik Kodu :    
   
Diğer Tufan BİLGİLİ Yazıları
E-GAZETE