NEFES - TUFAN BİLGİLİ

Yazdır
Paylaş

Eklenme Tarihi : 09 Nisan 2019, Salı 18:17:58

(İzden sızan-59)
NEFES
O yıllarda Sinop ili ile ilçeleri arasında sporda, futbolda rekabet oldukça yoğundu. Özellikle Sinop Gerze, Ayancık ve Boyabat ilçeleriyle... Kimilerine göre bu rekabetin kaynağı, bu ilçelerin il olma özleminin yattığı söylemidir. Ulaşımın zor olduğu 1960 ve daha öncesi yıllarda en kolay ulaşılabilecek ilçe Gerze olduğu için karşılaşmalar Gerze ile daha fazla yapılabilinirdi. Sinoplu futbolcular ve spor severler teknelerle, yelkenlerle Gerze’ye gider. Oradaki maçta kesin bir anlaşmazlık, hatta kavga çıkardı. Müsabaka sonucu Sinop’a dönmek için tekneleriyle hareket halindeki sporculara Köşk’ün oradan, Gerze Fenerinden dahi taşlar yağardı. Keza benzeri Sinop’a geldiklerinde Gerzeli topçuların başına gelirdi. Ancak yine de anlaşmazlıklar unutulur, müsabakalar sürerdi.

                Sinop’taki maçlar şehir merkezindeki Hükümet Binasının yanındaki, kuzey yönü yetmiş santim yüksekliğinde taş duvarla çevrili, zemini kumla kaplı sahada yapılırdı. Güney doğu yanından kaçan topun Atatürk Caddesinden yol boyu,  aşağı, parka ulaştığı alanda. Sinoplunun top sahası, ismini verdiği alanda. Pervane kumuyla serili  zemininde koşmanın marifet olduğu oyun alanında. Kuzey tarafına müze binası yapılınca biraz küçülmüş ama… Hem oyun alanı, hem bayram alanı, hem panayır alanı, hem bisiklet kiralama, gezme yeri. Sinoplu çocukların çoğunun bisiklete binmeyi öğrendiği yer.Ramazan topunun atıldığı mekan. Sinop’un avuç içi, elinin altı…Top Sahası.

                Artık yıllar ilerlemiş, zaman geçmiş, rekabet devam etse de eski kavgalar pek yaşanmaz olmuştu. Yine bir Gerze, Sinop maçı oynanıyor. Yine mevcut tek alan, top sahasında. Sinop Spor, yine o rakiplerinin bile imrendiği mor beyaz çubuklu formasıyla çıkmış sahaya. Sol açık her zaman olduğu gibi Ali Somun. Hızlı, sert, asabi, her an kavgaya hazır oyuncu…

Maçın ikinci yarısı. Kaleci Necdet (Kanal’ın) degajını orta sahada göğsüyle yere indiren Şekerci Mehmet, önündeki rakibini çalımlayıp solda  depera hazır bekleyen Ali’ye uzattı pasını.. Gerze’de oynayan Ali’nin de akrabası olan Rasim ile birlikte koştular topa. Ali Somun ve Rasim Seçkin. Aynı topa girdiler. Ali topu söktü, aldı. Hızla soldan topu sürerek kale çizgisine doğru iniyor. Rasim peşinde...Yakaladı Ali’yi. Omuz omuza on metre koşuyorlar. Kaleye üç metre kadar yaklaşmışken Rasim’in omuz vurmasıyla hızını alamayan Ali kontrolsüz şekilde dört beş metre ileriye fırlıyor. Adeta uçuyor.. Sahanın sınırını belirleyen kireçle çizilmiş beyaz çizgiyi aşıyor. Hemen kalenin bir metre arkasındaki sahayı, müzenin bahçesinden ayıran duvara… Küüütt sesi, korner çizgisinden maçı izleyen yan hakem Nurettin (Doğan) ve seyircilerce  de duyuluyor. Ali kafasını çarparak durabiliyor. Ve  kıpırtısız kalıyor. Koşuyor oyuncu, seyirci.... Başındaki kalabalığı alabalığı güçlükle dağıtıyor bir iki oyuncu. Sağlıkçı Erdoğan (Güner) uzuna yakın ince boyuyla kalabalığın arasından güçlükle Ali’ye ulaşıyor. Sırt üstü yatırıp kollarını çaprazlama hareket ettiriyor. Ali’de nefes yok. Dili boğazına gitmiş mi diye ağzını açıp dilini yokluyor. Hayır… Hastane diyor, hastaneye götürelim. Taksi çağırıyorlar. Baygın halde hastaneye götürüyorlar.

Gerze’ye dönen Rasim,  yine Gerze’de evli olan Ali’nin ablasını Yurdagül’ü görür. “Yurdagül”, der. “Ben bir hata yaptım, ağabeyini öldürdüm. Şimdi hastanede”, deyince Yurdagül palas pandaras Sinop’a gelir. Garajda inip Kaleyazısı’ndan şehre doğru ilerlerken minarelerden selayı da duyan Yurdagül dövünmeye başlar, ağlaması yeniden hıçkırığa döner.

***

Sinop’ta İlkbahar, iç yörelerdeki gibi ılık, tatlı geçmezdi. Seher geçen altı yılda öğrenmişti bunları da… Bu gün? Bu gün neden farklı! Öyle fazla sis de yok. Ancak nefes almakta güçlük çekiyor nedense. Son zamanlardaki yaşanan stresli günlerden olmalı… Gün doğusu rüzgarı estiği zaman basık, ağır olurdu havalar. Halbuki bu gün Gündoğusu değil, sert sayılacak Batı esiyor… Hele o boykot günü! Nasıl sisli, yağmurlu gündü. O zaman dahi bu kadar boğmamıştı hava Seheri…Bu gün?! Neyse… En çok iki ay… Nisan, Mayıs…Sonra temelli kurtulacak bu sıkıntıdan. Ama içindeki sıkıntı! Vazgeç demekle geçmiyor ki…

 ***

Kumral, soluk benizli, elmacık kemikleri çıkık, uzuna yakın orta boylu, ingiliz pantolonlu, eprimiş soluk ama temiz yakasız göyneği, sekiz köşeli şapkası elinde , başı öne eğik kapıdan çıkan adam çevresine bakan fakat görmeyen gözlerle baktı. Kulakları uğulduyor, başı dönüyor, midesi bulanıyordu. Ezilmiş, aşağılanmış pelteye dönmüş, insanlıktan çıkmış olarak ayrılmıştı müdür yardımcısı Şahbenderoğlu’nun odasından .

Teneffüse çıkan öğrencilerin gerek coşkularının, gerek çıkardıkları gürültülerin farkına varmadan bir müddet kapı önünde dikildi. Koridordaki öğrenci kalabalıkları bulut yığını gibi üzerine geliyor, yanına geldiklerinde iki tarafından sıyrılıp geriye düşüp, yitip gidiyorlardı.. Koridorda koşuşturmakta olan öğrencinin birinin çarpmasıyla, göbeğinin altında iki eliyle bir sıkmaktan rulo şeklini almış olan sekiz köşeli kasketi elinden düştü. Bir an kendine gelir ve nerede olduğunu anlamaya çalışır gibi etrafına baktı. Az önceye kadar kafasının içini dolduran uğultu şimdi tahammül edilemez raddeye geldi. İki eliyle başını sıktı. Sanki  ağrıyı yakaladı. Yere çaldı. O an yerdeki şapkasını gördü eğildi. Şapkayı sağ eline aldı. Başındaki uğultu derinden tekrar yükselirken koridordan alt kata inen merdivenlere yöneldi.   ‘T’ şeklindeki kısa koridoru geçti. Merdiven başında bir an düşecek gibi oldu. Durdu. Tırabzanın ağaç yüzünü tuttu. Dengesini buldu. Tırabzana tutunarak merdivenlerden yarı uykulu haliyle indi.  Eğitim şefinin yüzü hala gözünün önündeydi ve sürekli “kızın…. Seher…. terbiyesiz… büyük tanımaz… komünist… anarşist… asi… yatılı kız okulunda oğlan gibi… devlete baş kaldırıyorlar… vatan haini”

Gözünün önünde Eğitim Şef’inin  azarlayan simasıyla  güçlükle aşağı koridora inen  Mehmet Ağa; guruplar halinde gidip gelen , akan nehir gibi dalgalanan kızların arasında başı daha bir döndü. Cümle kapısına doğru güçlükle üç beş adım atmıştı ki…

Koridorda bir o yana bir bu yana seğirten öğrenci gurubundan bir kısmı durdu. Grubun ortasından bir kız ‘baba, babacığım’ diyerek üzerine doğru koşar adım yürürken önce anlamlandıramadı…

Mehmet Yalçınkaya az önce Müdür yardımcısı Şahbenderoğlu’nun kendisini yerin dibine sokan sözleriyle, üzerine gelen siluet arasında bağ kurmakta zorlandı önce… Kız elini öpmek için hamle ettiğinde yarı anlaşılır, yarı anlaşılmaz bir tonda ‘seni ben bunun için mi gönderdim buralara’ deyip kolunu savurdu.

Seher, kendisine hamle yapan ele, elin sahibinin yüzüne, yüzün sahibi vücuda baktı. Evet! Tanıdıktı…

Ve… Nasırlı el suratına hızla inince hiç acı duymadı. Kendisinde şimdiye dek hep hoş duygular bırakan o organların acıtmasını beklemesi zaten olmazdı. Ama!…Gene de… O kadar hızla yüzüne çarpan, şaakk diye ses çıkaran tokatın acıtması gerekmez miydi?!

Yoksa rüyada mıydı?! Tabi, rüya olmalıydı… Dudaklarında gülümsemeye benzer kıvrımlar oluştu.  Tokatın etkisiyle geriye dönen başı az önce ayrıldığı grup arkadaşlarının şaşkın bakışlarıyla  karşılaşınca… Yüzünde demin hissetmesi gereken acının on mislinin yüreğinde hissetti… Demek yaşadıkları rüya değil gerçekti. Öyle mi!? Demek o nedenden şimdiye dek kendisinde hep  hoş duygular bırakan adamın siması bildik sima olmasına rağmen anlamsız, korkunç ifadelerle anlaşılmaz, karman  karışıktı… Ama neden?! Nasıl olur?! O’nun için kendini her an feda etmeye hazır Seher’e bunu yapabilir mi?! Neden yapar?! Nasıl yapar? Mümkün mü?! Yüreğinin cam kırıklarıyla lime lime edilip, üzeren tuz basılmışçasına yandığını hissetti…

Az önce babasından tokat yediğinde arkadaşlarının yüzlerinde oluşan ifade, tekrar, ağır çekimde Seher’in gözünde canlandı. Tüm bu yaşadıkları sırasında farkında olmadan içinde tuttuğu nefesini kraterden fışkıran lavlar gibi saldı. O an kendisini izleyen arkadaşlarının, saldığı nefesten yanmışçasına başlarını eğdiklerini duyumsadı.

Arkadaşları… Arkadaşları arasında ketum, kararlı, cesur, tutarlı, hatta; yiğit bilinen Seher… Tüm bu sıfatlardan bir tokatla arınacak öyle mi?

Demin saldığı nefesin yerini doldurmak için nefes almaya niyetlendi…

Ciğerini doldurma çabası bir an fayda vermedi. Bir daha niyetlendi…. Yok…. Olmuyor! Bir daha…Hayırrr! Ciğerlerine hava girmiyor…. Çatlayacak… Bir daha…. Yok, buranın oksijeni bitmiş… Burada oksijen yok! O zaman?!….. Dışarı çıkmalı, dışarı…. Kapı?! Kapı  neredeydi?! Hah! Şurada…

                ***

Rasim’den ağabeyinin öldüğünü öğrenen Yurdagül palan pandıras Gerze’den geldiği Sinop’ta duyduğu sela ile perişan olmuş, garajdan hastaneye kadar olan iki kilometre yol titreyen dizleriyle tükenmemişti. Hastaneye geldiğinde kardeşinin ölmediğini öğrenince sevindi, bayram yaptı. Ama Ali’nin durumu hala kritikti. Beyin kanaması geçirmekteydi. Ali Somun, iki gün Sinop’ta hastanede iki gün baygın yattıktan sonra Güngör Dernekbaşı aracılığıyla Samsun’a kaldırıldı. İyileşti. Sinop’a geldi. Onbeş gün başı sargılı gezdikten sonra  yine futbol’a , hırçın oyununa döndü.

 

Adınız :
E-Mail Adresiniz :
Yorumunuz :
Güvenlik Kodu :    
   
Diğer TUFAN BİLGİLİ Yazıları
E-GAZETE