origami (İZDEN SIZAN -5) - Tufan BİLGİLİ

Yazdır
Paylaş

Eklenme Tarihi : 10 Nisan 2018, Salı 13:18:28

Babası… Bir insanın tüm uzuvlarını sevdiği gibi ailedeki tüm bireyleri çok seviyordu. Ancak sanki babası daha farklı gibiydi. Hani sağ, el çok zorunlu olduğunda sol ele tercih edilirdi ya… Hani göz mü kulak mı denirse sanki göz daha öndedir ya… İşte babası da O’nun için öyleydi.
origami (İZDEN SIZAN -5)
Uzuna yakın orta boyu, zayıf sayılabilecek kaslı vücudu, kemersiz uzunca burnu, çıkık elmacık kemikleri, dökülmemiş kumral saçları… Kolunun altına girdiğinde duyduğu, başka hiç kimsede olmayan tütün kokusuyla karışık ten kokusu… Bir de topuğundan lastikli, kalçaları potlu İngiliz kilot pantolonunu giydiğinde… Yamalı yakasız göyneğini gizleyen ceketi de çekti mi üzerine…. Varsın soluk olsun ceketi… Nasıl da bir kat daha uzar, bir kat daha güzelleşir sevgili babası…

Açıktan kucağına alıp sevmezdi babası onu da diğer kardeşleri gibi… Ancak bakışlarındaki farklı bir eda , ilk göz ağrısı olması sebebiyle sanki daha fazla seviyormuş hissi uyandırırdı onda… O eve geldiğinde bir başka huzur doldururdu evlerini… Onsuz dünyanın anlamı yok gibi gelir, onsuz yaşayamayacağını düşünürdü…

 

Köydeki tek hasımlarının da eski husumetlerini yitirmeleri sebebiyle   Çocuk’un   yüreğini sürekli yiyen kurt da yatışmıştı.  Bundan sonra zihnini yakan yalnızca sıla hasreti olacaktı.

***

 

Artık Sinop ismi bile  şimdiden babasını, annesini, kardeşlerinin özletiyor yüreğinde sızı duymasına sebep oluyordu.

Antenli, kızdırmalı lambalı radyolarından dinlediği sıla türküleri daha bir etkiler olmuştu çocuğu.  Geçen sabah Radyodaki ‘Köyümüz Köylümüz’ programında Bedia Akartürk’ün söylediği ‘Asker yolu, beklerim, günü güne eklerim’ türküsünü sanki okumaya gitmiş gibi dinlemiş, gözünden akan yaşları evdekilerin görmemesi için koşarak odadan çıkmıştı.

Sınavı kazandığını öğrendiği yaklaşık bir buçuk aydır hayalleri daha ete kemiğe bürümüştü. Dördüncü ve beşinci sınıfta kağıttan yaptığı tuzlukla oynadıkları (origamide) öğretmen mesleğini ne çok bilirse o kadar mutlu olurdu. Arkadaşlarının karıştırıp yerini değiştirdiği dört parça sekiz yüzlü oyuncakta hep ‘öğretmeni’ kollar,  gözüyle takip ettiği parçayı işaret parmağıyla gösterip üç, der; emin olmasına rağmen ‘ya çıkmazsa’ heyecanıyla sayışmanın bitmesini beklerdi. Öğretmen, yazısını görünce ellerini çırparak ‘yaşasın’ çığlığını basardı. Kendi yaptığı origaminin yüzlerine diğer önemli meslekleri birer kez yazdığı halde, birden çok yazdığı ‘öğretmen’ mesleğine giden yola girmiş sayılırdı.

Şimdi; öğretmen olacak: Kendi öğretmeni gibi çocukları çok sevecek, onlara hiç kızmayacak. Öğrencilerinin burunlarını silecek, eteklerini,  pantolonlarını çekecek. Çocukların okula bayram havası ile gelmesi için okulda çeşit çeşit oyunlar öğretecek onlara. Dersleri oyunlarla, şarkı, türkülerle süsleyecek… Kazandığı ilk aylık ile annesine dallı güllü pazen bir elbise alacak. Babasına kehribar ağızlıkla, güzel bir tespih, kardeşlerine yeni giysiler, bir de naylon ayakkabılar. Kara lastik gibi, sıcakta ayağa boyası çıkmayan, cıvık cıcık terletmeyen şehirli çocukların giydiklerinden naylon ayakkabılar… Kendine… Resimlerde gördüğü ince topuklu ayakkabı, bem beyaz dantelli iç çamaşırları, kenarlı şapka, bembeyaz naylon gömlek, hemen diz altında biten pileli etek, bir saat… Bir de öğretmen eş… Kendine ait bir ev. Artık yer sofrasında yemeyecek. Önce bir yemek masası dört sandalye. Yemeklerini ocakta değil, gaz ocağında pişirecek. Odasını soba ile ısıtacak, ocağın ısına mahkum olmayacak. Tuvaleti bahçede değil, evde olacak. İbrikten kullanmayacak suyu. Hiç olmazsa bir kovaya taktıracağı musluktan akacak suyla yıkayacak ellerini, bulaşıklarını. Mutfakta hep on dört numara lamba, beklide lüks yakar! Evde bir radyo, ilerleyen zamanlarda pikap, teyp…Fırsat bulunca ay başlarında (nasıl bir şeyse…)sinema…

***

Gece dön oyana, dön bu yana; gözlerini ne kadar sıktıysa da bir türlü uyuyamıyordu.  Uyuması gerekiyor yarınki yolculuk için… Zaman gece yarısını epey geçti. Bu saatte uyumayan kalmamıştır artık. Uykusuzluk hastalığına tutulanlar bile uyur bu saatte. Uyumaması gereken bekçilerin, nöbetçilerin gözlerine dahi ağırlık çöker bu zamanlarda… Bu saatler hastaların, hasta bekleyenlerin açların, sinirlilerin, hatta taşın toprağın, ağaçların uyuduğu zamanlar… O zaman uyusa ya!

Çok uzaklardan gelen belli Belirsiz köpek sesi bile batıyor. Tam dalacak gibi oluyor, alt katta ahırdaki ineğin sofayı teperken çıkardığı ses onu ineğin doğduğu, ona isim kattığı güne götürüyor…

 Birinci sınıfa başladığının haftasıydı. Okul bahçesinde oyun oynarken otlaklarındaki Sarı Kız’ın bir şeyin etrafında döndüğünü görünce, yüklü olan ineklerinin doğurduğunu sezmiş, öğretmeninden izin alıp otlağın kenarına kadar koşmuş, tahminin doğruluğunu görünce koşarak eve gitmişti. Annesiyle Sarı Kız’ın yanına gelmişler, annesi ineğin yaladığı yavruyu getirdiği çuvalla kurulamış, buzağının ilk  sütü içmesine yardımcı olmuştu. Yavrunun ismini koymasını isteyen annesine uygun isim bulamayacağı gerekçesiyle önce direnmiş, sırtındaki sarılık nedeniyle buzağının adını ‘Kınalı’ koymuştu. Kırık camına hamurla gazete yapıştırılmış yattıkları odanın sürgülü penceresinde havanın siyahlığı boza çalarken o Kınalı büyümüş, bebek sahibi olmuş ve sanki Çocuk’un gideceğini sezinlemiş gibi aşağıda, gecenin sabaha sarktığı bu saatte tepinip duruyordu.

 

Adınız :
E-Mail Adresiniz :
Yorumunuz :
Güvenlik Kodu :    
   
Diğer Tufan BİLGİLİ Yazıları
E-GAZETE