PİDE KÜLTÜRÜ VE HABEŞ 1960’LAR SİNOP VE ÇOCUK - Tufan BİLGİLİ

Yazdır
Paylaş

Eklenme Tarihi : 10 Mart 2017, Cuma 11:36:58

Bu sabah annesinin telaşesi bir farklı göründü Çocuğa. Sabah hafif bir kahvaltıdan sonra acele ile sofra ve sofra bezi kaldırılmış, sağılan inekleri zeytinliğe götürmüş, her zamanki gibi beklememiş, bırakılıp eve dönmüştü. Telaşe ile bulaşıkları yıkadığı taştan oyulmuş peşgünün önündeki açıklıkta önce yarı kavrulmuş kıymaya doğradığı kıymayı boca etti. Üzerine biraz karabiber serpip avucuyla yoğurdu. Tası kenara koydu. Daha önce ısıtıp, kaynamak üzereyken içine biraz ayran koyup kestirdiği çökeleği bez torbadan tasa boşalttı. Birden aklına gelmişçesine kendini izlemekte olan çocuğa dönüp ‘fola bak, olan yumurtaları al gel’ dedi.
PİDE KÜLTÜRÜ VE HABEŞ 1960’LAR SİNOP VE ÇOCUK
Durum anlaşılmıştı. Sık olmasa da arada bir yaptırılan pide keyfini yaşayacaklardı.

 Çocuk,  bahçeye çıktı, evin arkasına dolanıp kümeste fol olarak ayrılmış bölmeye elini uzatıp içini yokladı. Bir yumurta buldu. Eve annesine götürdü. Anne ‘gözü kör olasıcalar, gene bahçeye yumurtluyorlar.’ Dedi. Çocuğa ‘yumurtayı fola bırakmasını söylerken o da evden çıkıp bahçenin köşesine doğru yollandı. Çocuk evin arkasına, yumurtayı fola koyup gelinceye kadar annesi de elinde üç yumurtayla tekrar kapıda göründü. Birlikte içeri girdiler. Anne tasa koyduğu çökeleğe üç yumurtayı –az ama idare eder diyerek-kırdı. Üzerine bıçakla doğradığı maydanozları serpti. Kaşıkla bir güzel karıştırdı. Bakırdan peynir ve kıyma kaplarının yine bakır kapaklarını koyarken, birinin kalaysız olduğunu fark eti.  Sildi ovdu, yıkadı kaba örtü. Gönlü razı olmamıştı. Kapağı aldı.  Kapak yerine. eşinin yemek tabağı olarak kullanılmak için aldığı melamin tabaklardan birini kapadı.

Kapları sepete yerleştirdi. Yanına bir tahta kaşık koyduktan sonra üzerine sofra beziyle örttü. Çocuğa dönerek:” Bunu Mehmet Taban’ın fırınına götürüp pide yaptıracaksın. Parasını baban verecek.” Diyerek çocuğu evden gönderdi.

Çocuk sevinçle naylonları ayağına geçirdi, ayakkabıların kuşağını çıtçıtlara yerleştirip sıktı . Sepeti eline aldı.

Son yıllarda hafta sonları özellikle, Pazar günleri Sinop’ta iki üç fırında gerçekleşen, ritüel haline gelen pide kültürü için şimdi Tersane’ye gidiyordu. Ailesinin seyrek de olsa fırında yaptırdığı pide yapım görevi şimdiye dek  hiç kendine verilmemişti. Artık büyümüştü. O zamana kadar uzaktan tanıklık ettiği fırın önündeki, sıra, telaşe ve heyecanı yakından yaşayacaktı.

Hastane yokuşundan keyifle inerken kuşluk güneşi Zeytinlik’in üzerinden tepeye doğru çıkıyordu. Aşağıya inerken Kırımlı’nın evi Bayram Reisin evi yoluyla vali konağından aşağı inmeyi planlamıştı. Ancak hastanenin önüne gelince planını değiştirdi. Hastane polikliniğinin yanındaki merdivenlerden indi, Tekel’in Müdürlük binasının yanından sağa döndü. Sahilden, karayelin taşıdığı deniz serinliğini hissedip, denizi seyrederek keyifle giderken bir ara dinlenmek için artık boşaltılmış  olan Sahil Sıhhiye binasının yıkık duvarına sepetini koydu. Rüzgar Ortaköy tarafından geliyordu. Bu havanın Günbatısı olduğunun göstergesiydi. Ancak Sinoplu için iki temel rüzgar vardı. Karayel ve Gün doğrusu (Gündoğusu). O nedenden doğudan esen rüzgarların tamamı Gündoğusu, batıdan esen rüzgarların tamamı Karayeldi. Öyleyse bu rüzgar da doğal olarak Karayeldi.

Tarzan Kemal’in diktiği üç, beş yaşında, on santim çapı, yaklaşık iki metre uzunluğundaki çınarın gölgesinden adadan limana gelen Habeş’in teknesini seyre koyuldu. Büyük olasılıkla Ada’nın Başında, Yuların Burunu denilen yerdeki ‘odasında’ diflin (yunus) yağı çıkarmadan geliyordu. Kütüphanenin burnundaki kayaların açığından geçen Habeş’in teknesi Deniz Kulübü’nün önüne gelince yavaşladı. Demir attı. Şükrü Amca güvertedeki dört Amerikalı ile İngilizce konuşup denize daldı.

Çocuk konuşulanları yanındalarmış gibi netlikte duydu. Ancak Habeş’in ‘yes, okey’ dediklerinden başkasını anlaması mümkün değildi.  Gerçi tüm Sinoplu çocuklar gibi Amerikalılarla          ( radar üssünde görevli askerler) ‘okey, mani,ciklet ‘ şeklinde iletişim kurarlardı. Bu iletişim çabaları sırasında Amerikan askerlerinin arada da olsa Türkiye’de satılan sakızlardan farklı; yassı, kağıtlara sarılı çocukların çok hoşuna giden şekerli sakızlar verdikleri olurdu ya... Tüm İngilizcesi bu kadardı.

Habeş Şükrü Çocuğun babasının arkadaşıydı. Bir ara Tekel’de birlikte çalışmış, daha sonra Tekel’den ayrılıp balıkçılık ve Amerikalılarla ilişkiler kurarak geçimini sağlayan Sinoplulardan biriydi. Tam deniz adamıydı. Ömrünün çoğunluğunu denizde geçirir, açık tenli olmasına rağmen, güneşli havalarda teknesinde çoğu kez mayo ile zamanını geçirdiğinden, güneşten yanması nedeniyle cildinin Habeş’liler gibi simsiyah görülmesi yüzünden arkadaşları arasında Habeş lakabıyla anılırdı.

Habeş’in teknesindeki pikaptan: Hakkı bulut ‘ikimiz bir fidanın güller açan dalıyız’ şarkısının bitiminden sonra;  Fecri Ebciolu’nun sesinden:  

 

 Atlı karınca dönüyor dönüyor

Dünya durmadan dönüyor dönüyor,

Yalnız dönmeyen bana sensin

Bekliyorum hep sen neredesin .

Çiçekler güneşe dönüyor dönüyor

Dünya durmadan dönüyor dönüyor.

 

..şarkısının sözleri yalıya doğru taşarken…

Kayıktan denize atlayan Şükrü Amca teknenin kıçına doğru yüzdü.  Dümenin yanından pervaneye daldı. Yaklaşık iki –üç dakika uğraştıktan sonra tekneye çıktı. Pervaneye takılan bir nesneden pervaneyi kurtarmış olmalıydı. Çapayı aldılar. Makineyi çalıştırıp limana doğru yol aldılar.

Rüyadan uyanırcasına kendine gelen çocuk duvarın üzerinden sepeti kaptı yarı koşar adımlarla Parka

doğru heyecanla yollandı. Asker Şükrü’nün Dükkanının önüne gelince yavaşladı. Daha pide pişirmenin sona ermediği anlaşılıyordu. Fırının kapısının dışarı taşan kuyruk, içeriyi gözlüyorlardı.

Çocuk kalabalığın arasından içeri süzüldü.  Ocağın başındaki pide ustası Selim (Çakır) usta yüzü sıcaktan kızarmış, elindeki bezle arada açıp kapadığı fırın kapağından fırından içerideki pideleri gözlüyor, pişenleri dışarı alırken boşalanların yerine yenilerini atıyordu. Selim ustanın yardımcılığını da Mehmet Taban’ın oğlu, delikanlılık çağındaki Ahmet yapıyordu.  Fırıncı Mehmet Usta Çocuktan sepeti aldı. Sen dışarıda bekle, ben sıran gelince seni çağırırım diyerek çocuğu fırından dışarı çıkarttı.

Dışarıda Kefeli Mahallesinde oturan babasının arkadaşı Cemal Amca’yı gördü. Yanında oğulları Süleyman ve Zihni ile o da pide yaptırmak için fırına gelmişti. Çocuğu görünce hal, hatır sordu. Oğlu Zihni’den ‘Kefelideki fırıncı Turan Bora’nın o hafta cenazesi olduğundan kapalı olduğunu; O nedenden Tersane’ye geldiklerini’ öğrendi . Cemal Amca elindeki sepeti bırakmak için fırına girerken çocuk, zaman geçirmek için Konukçu’nun Dükkanı ile Kırımlı’nın Mağazası arasındaki bir insanın ancak geçebileceği darlıktaki liman aralığına giriyordu.

 

 

Adınız :
E-Mail Adresiniz :
Yorumunuz :
Güvenlik Kodu :    
   
Diğer Tufan BİLGİLİ Yazıları
E-GAZETE