SAKAL SERAMONİSİ VE DENİZ’LER (1960’LAR SİNOP VE ÇOCUK) - Tufan BİLGİLİ

Yazdır
Paylaş

Eklenme Tarihi : 27 Mart 2017, Pazartesi 12:04:19

...
SAKAL SERAMONİSİ VE DENİZ’LER (1960’LAR SİNOP VE ÇOCUK)
Dışarıda Mart ayının güneşli ancak soğuk havası Karayel ile canlıları daha bir üşütürken ülkenin siyaseti yine sıcak günleri yaşıyordu.. Üç gün önce 12 Mart 1971 tarihinde Türk Silahlı Kuvvetleri'nin Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç, Kara Kuvvetleri komutanı Faruk Gürler, Deniz Kuvvetleri komutanı Celal Eyiceoğlu ve Hava Kuvvetleri komutanı Muhsin Batur'un imzasıyla Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay'a bir muhtıra vererek hükümeti istifaya zorlamış, sıkıyönetim ilan edilmişti.

***

Yarım saattir mırıldanarak okuduğu Kur’anı saygıyla kapadı. Dizlerinin üzerinde kalkmak üzere hareketlenince Çocuk babanın elindeki kitabı almak için hamle yaptı. Baba ‘abdestin yok, bırak ben kaldırırım’ dedi. Eski Büyük Camii imamlarından Muhammet Hanefi’nin oğlu, dini konularda samimi ve oldukça tavizsiz  olan Ali Bilgili’den de başkası beklenmezdi. İnançları konusunda o kadar vericiydi ki tavırları kendisine işkence niteliğine ulaşırdı.  Öyle ki üç çocukla güçlükle üleştirdikleri aile bütçesine katkı için inek beslen eşinin dişinden tırnağından artırıp aldığı, eski ahşap evde serip kullanmaya kıyamadığı, duvarda dürülü vaziyette yaslı duran halının, kullanılmadığı için zekatını hesap edip verecek kadar katı idi. 

Tel dolabın üstündeki Kur’anın yerine, kutsal kitabı itina ile yerleştirdi. Dolabın kapağını açtı, üst sol köşesindeki üç milim cilası kararmış ceviz tahtadan 15x10x5 santimetre boyutlarındaki  kutuyu aldı. Duvardaki 30x35 santimetre ebadındaki aynayı çivisinden çıkardı. Neredeyse iki buçuğa  iki seksen ebadında alçak tavanlı, tavanı kontralitle (bir yüzü parlak kontra plak) kaplı odanın tek camının önünde, kilimin üzerine serdiği sofra bezinin üzerine gazete kağıdını yaydı. Aynayı camın önüne, yerden otuz santimetre yüksekteki, içi sapla doldurulmuş köşe yastığının üzerine koydu. Bağdaş kurup oturdu. Az önce odanın tek aksesuarı tel dolabının üzerinden aldığı kutuyu yanına çekti. İçinden önce fırçalı, tıraş sabununu, küçük bakır su kabını ve iki parçadan ibaret tıraş makinesini çıkardı. Önünde uygun yerlere yerleştirdi. 4x2,5 cm boyutlarındaki plastik jilet kabının üzerine sağ elinin baş parmağını bastırıp iterek üstten bir jilet çıkardı. Yağlı kağıtlı jiletin kağıdından jileti çıkardı. Kağıdın kenarındaki çentiklere baktı. Piyasaya yeni çıkan, diğer markalara göre pahallı olan Wilkinson  jiletleri epey dayanıklıydı. Sekiz çentik, o jiletle sekiz defe tıraş olduğunun göstergesiydi. Elindeki jiletle bir çentik daha ekledi. Aynı jiletle iki defa daha tıraş olabileceğinin işaretiydi bu. Jileti makineye taraksız -o taraksız jiletle tıraş olurdu-olarak taktı. Onu da uygun yere koydu. Gözlüğünü taktı. Kutudan bu kez makası sağ eline aldı. Diğer eline köşe yastığının üzerindeki aynaya uzandı, suratına yaklaştırdı. Önce bıyıklarını, favorilerini düzeltti, burun kıllarını kesti. Aynayı karşıya yastığın üzerindeki yerine koyarken evin kedisi gelip sırtına mırıldanarak sürtündü. Dirseği ile kediyi ‘pist’ diye iterek kovarken ‘farelerle ilgilenmezsin’ diye kediye şakındı.

O zaman hemen her evde bulunan fare ile mücadelenin en etkili yolu olarak kabul edilen kedi beslemek kültürü bu ailenin de ritüellerinden biriydi. Ancak bu kedi yarardan çok zarara sebep oluyor fare tutmadığı gibi başta süt olmak üzere evdeki yiyecekleri çalmanın peşinden koşturuyordu. Kediden bıkan aile bir iki kere ‘azıtmak’ için çuvala koyup evden uzaklara götürdülerse de kedi dönüp dolaşıp evi bulmuştu. Hatta bir keresinde Ordu Köyü’ne götürüldükten üç gün sonra kapının arasından sürtüp odaya girince evin kızı Ayşe gerek şaşkınlığından, gerek sevincinden ‘kediii’ diye çığlık atıp kediyi kucaklamış gece gizlice koynuna alıp yatmıştı. Tüm bunlardan sonra evin reisine sürtünüp şirinlik yaparak ev sahibine yaranması yaşamdaki başarısının göstergesi gibiydi

 Odaya giren Çocuğa kafasıyla kuzinenin üzerindeki çaydanlığı işaret ederek. Su kabına su doldurmasını söyledi. Çocuk kuzinenin üst kapaklarını kaldırmış, babanın sabah nöbetten gelirken Mahmut (Saral) Reis’ten alıp getirdiği 12 kiloluk kalkanı-balık- tavada kızartmakta olan annesinin yanındaki sıcak su dolu çaydanlığı aldı. Babasının yanından dolanıp önündeki tıraş kabını doldurdu.  Çocuk suyu koyduktan sonra baba, ‘ajans saatinin geldiğini, radyoyu açmasını’ istedi.

Evde radyo, öyle gelişigüzel açılmazdı. Gerçi “neden radyo açık” diyen de olmazdı ya...

Ancak yine de aile fertleri bilirdi ki radyo gerekli olduğu zaman, gerektiği kadar sesli açılıp dinlenir, iş bitince kapatılır! Çünkü idareli kullanılan radyonun pilleri dahi ancak bir ay giderdi ve piller aile bütçesine epey yük getirirdi. O yüzden çocuğun çok sevdiği gündüz saat 10’daki , akşam saat 20’deki ‘arkası yarın’ isimli radyo tiyatrosu bile olabildiğince gizli ve kısık sesle dinlenirdi Çocuk tarafından.

***

Odanın en korunaklı yerinde bulunan çanta radyonun yanına iki adımda ulaştı. Radyoyu açtı. Şansına o yıl moda olmuş Barış Manço‘nun ‘Dağlar Dağlar’ şarkısı çalıyordu. Çocuk şarkının lezzetini alamadan şarkı kısa sürede bitti. 13 ajansı/haberleri başladı.

Çoğunluğu muhtıranın askeri bildirilerinin ardından güvenlik kuvvetlerin epeydir peşinde olduğu kaçakların son görüldüğü yerler hakkında bilgiler radyodan aktarılıyordu.

Baba, tıraş sabununu fırçasına sürtüp köpürtürken kaçaklar için, ‘anarşistler’ diye kızgınlığını belirtti. Artık Liseye giden Çocuk ‘anarşist’ sözcüğünden anlam çıkaramamış ancak babasının tavrı karşısında belki okuduğu Teksas benzeri çizgi romanların etkisiyle, belki güçsüzün yanında yer alma duygusuyla, belki delikanlılığa geçişin, belki de başkaldırı duygusuyla babaya muhalefet tavrından ‘devletin bu kadar gücünü peşinden koşturan adamlara’ sahip çıkma duygusu depreşti.

İki üç gündür güvenlik güçlerini peşlerinden sürükleyen, -Deniz Gezmiş ve Yusuf Aslan'ın - yakalanmalarına yardım eden kişilere on beş bin lira ödül verileceği açıklanmasına rağmen bir türlü yakalanamayan bu adamların yakalanamamış olmasına gizli gizli sevindi.

                Isladığı fırçasını tıraş sabununa sürterek köpürttü. Aynaya bakarak itina ile yüzüne yaydı. Jilet makinesini ustalıkla suratında gezdiriyor,  jilet suratından kayarken içeriden diliyle yanağını şişiriyor sakallarının tamamının kesilmesi için gereken özeni gösteriyordu. Yüzündeki sabunlar tükenince, yeniden suratını köpürttü. Bir kez daha jiletle yüzünü geçti. Tıraş bitiğinde şakağından ince bir kan sızıyordu. Yüzünü kesmişti. Gözü aynadaki kesik yüzünde, tıraş kutusunu eliyle araştırdı. Kalem benzeri beş santim boyundaki kan taşını kanayan yere bastırarak sürttürdü. Kan akışı durmuştu. Kalktı yüzünü yıkamak için peşgüne yollandı.

Haberler arananların isimlerini Deniz ve Yusuf diye tekrarlayınca…

?! Bu isimler… Evet. İki yıl önce Amerikan 6. İstanbul’a sokmayan, Amerikalı Askerleri rıhtımdan denize atan, hükümeti Amerikan devleti karşısında güç duruma düşüren  gençlerin liderleriydiler!

Bir de motosikletliymişler… O zaman kolay yakalanmazlardı!

***

Çocuğun bu umudu iki gün sürdü…

Ki gün sonra ajanslardan: “Motosikletli kaçaklar Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ile birlikte Sivas'a gitmekteyken motosikletleri bozulduğunu: Bir ihbar sonucu polislerin gelmesi üzerine çıkan çatışmada Aslan ile birbirlerini kaybettiklerini. Aslan’ın  Elmalı'da iken, Deniz’in 16 Mart 1971 Salı günü Sivas'ın Gemerek ilçesinde etrafı sarılarak yakalanıp ve Kayseri'ye getirildiğini” öğrenecekti.

Ankara’dan Denizlerle birlikte çıkan, yolda Deniz’lerden ayrılmak zorunda kalan  Sinan da (Cemgil) yaklaşık iki buçuk ay Elbistan civarında saklanacak,  31 Mayıs 1971’de Nurhak dağlarında askerlerle çıkan çatışmada öldürülecekti.

Gençlerin öldürülmesiyle siyasetin rayına oturacağını düşünen ülkenin yöneticileri, aradan geçen kısa süre sonra yanıldıklarını göreceklerdi.

 

Adınız :
E-Mail Adresiniz :
Yorumunuz :
Güvenlik Kodu :    
   
Diğer Tufan BİLGİLİ Yazıları
E-GAZETE