Sebahattin Ali (*) (İzden Sızan 33) - Tufan BİLGİLİ

Yazdır
Paylaş

Eklenme Tarihi : 30 Ekim 2018, Salı 10:42:19

Sinop Kız Öğretmen Lisesi yatılı öğrencisi Seher, hayatının fırsatını yakalamış ünlü yazar Sebahattin Ali ile hapis yatmış Sinoplu esnaf Hüseyin Kuşüzümü ile söyleşi yapma şansı yakalamıştı.
Sebahattin Ali (*) (İzden Sızan 33)
Seher:

-Sebahattin Ali nasıl biriydi? Hüseyin Kuşüzümü:

-Sebahattin Ali kendi halinde efendi, hiçbir şeye karışmazdı. Hemen koğuşa ısındı. Arkadaş dost olduk.  Koğuştakiler hep hemşeri olduğumuz için yemekleri birlikte yiyorduk. Yemekleri ben yapardım. Ay sonunda yapılan masrafları adam başına taksim ederdim.  Paraları toplardım. İçimizde okuma yazma ile ilgilenen pek kimse yoktu. Yalnızca Sebahattin Ali gece geç vakte kadar lambanın ışığında kitap okurdu. Yanında çok kitap getirmişti, her tarafı kitap doluydu.  Çoğu Almanca kitaplardı.  Gündüzleri bir sandığın üstünde yazı yazardı.  O tarihte cezaevinde komünistlikten mahkum 15 kadar hükümlü vardı. Revir olan ahşap binada ayrı kalırlardı. Başlarında yüzbaşı Celal diye bir zat vardı. (Celal Zühtü Benneci)Hepsi Tahsilli genç kimseler. Bahçede koltukların altına kitapla dolaşırlardı. Yanlarına  yanaşmaya çekinirdik. Sigaralarını paralarını Yüzbaşı Celal Bey dağıtırdı. Dışarıdan gelen harçlıklarını harcama(bir araya toplar, bütünleştirir) eder, beraber yemek yapıp yerlerdi. 

Şimdi içlerinden hatırladığım bir de Süreyya bey diye bir zat vardı. Gençten okumuş bir çocuk. Babası Gaziantep’in tanımış avukatlarından Cafer Bey. Tahliye olduktan sonra Antep’e gitmiştim Süreyya’ya rastladım. Beni üç gün ağırladılar. Ben bilmiyordum, meğer polis onları dışarıda takip edermiş. Beni karakola çağırdılar.Bu adamı nereden tanıyorsun dediler. Cezaevinden tanıdığımı söyledim, bıraktılar.  Gaziantep’te bir gazino iş yapıyorlarmış. Vaziyetleri iyiymiş.  Sebahattin Ali cezaevinde Süreyya ve Celal Bey ile konuşurdu.

Bir de o tarihte cezaevinden Namlı kabadayılardan Şamlıoğlu Köyü’nden Çerkez Aziz Bey vardı. Küçük Aziz derlerdi. Civarda bilmeyen yok. Sekiz on civarında adam öldürmüş, cezaevine girmiş çıkmış. Sinop’un bir yerinde kız kaçırırsa, adam vurulsa önce ona giderler, para almadan bırakmaz her şeye karışır, etrafı korkutmuş.  Sebahattin Ali Aziz Bey ile de konuşurdu bir konuşmalarında Aziz Bey diyor ki:

- Sebahattin Bey ben de sizin olacağım yalnız siz bir gün muvaffak olur da hükümeti ele geçirirseniz bana ne hizmet vereceksiniz? Sebahattin Ali de:

-Yeni hükümet seni hemen asar, diyor. Bunun üzerine Aziz Bey “Doğru söylediğin için seni bağışlıyorum. Yok eğer bana keyif bağışlamak için, seni şöyle yapacağız öyle yapacağız deseydin seni bu cezaevinde rahat bırakmazdım” der.

Seher:

-Sebahattin Ali’nin mahkumlarla ilişkisi nasıldı?:

- Sebahattin Bey koğuşta en çok beni severdi Bu dostluğumuz dışarı çıktıktan sonra da devam etti kendisini bir Ankara’da,  bir defa da İstanbul’da gördüm. Mustafa ağabeyimle pek anlaşamazlardı. Şimdi aralarında geçen bir konuşmayı hatırlıyorum. Sebahattin Bey kendiliğinden bizimle siyasetten falan konuşmazdı. Sorunca konuşurdu. Bir defasında Ankara’daki mebusların büyük memurların yolsuzluklarının bahsetmişti. Mustafa ağabeyim de ona:

-Bak sana hükümet bu kadar para sarf etmiş, okutmuş adam etmiş, ayıp değil mi böyle fikirlere kapılmışsın, hükümet ile uğraşıyorsun, deyince o da:

 -Bana komünist diyorlar ama işte yaşayışı mı görüyorsunuz. Ya sana ne demeli Mustafa Efendi koğuşta içki içersin, kumar oynarsın 10 kuruş yevmiye ile fakir fukarayı çalıştırıp, oturduğun yerde dışarıya mal satıp para kazanırsın, demişti.  Seher:

-Günleriniz nasıl geçerdi?:

-Müdür Cevdet Bey Mustafa ağabeyimle iyi konuşurdu. Başgardiyan akrabamızdı da onun için bizim koğuş pek karışan olmazdı. Koğuşta kuş besler, kağıt oynar, çalgı çalardık. Hatta koğuşun karşısındaki Jandarma nöbetçi kulübesine ip atmıştık. İstediğimiz zaman ipi şişeye bağlar içeri çekerdik. Koğuşun bir yerinde gizlediğimiz tabancamız vardı Sebahattin Bey’den çekinirdik. Uyusun da tabancayı saklayalım diye beklerdim. Fakat bir türlü uyumaz kitap okurdu.  Sonraları birbirimizi tanıyınca bir çekingenlik kalmadı. O zaman iş yurtları yoktu. Herkes kendi namına çalışırdı. Şimdiki dış avluda kaleye bitişik barakalar vardı. Kimi demircilik yapardı, kimin marangozluk. İyi marangoz ustaları vardı. Fakat sermayeleri  olmadığı için dükkan tutamıyorlardı. Bizim vaziyetimiz iyiydi. Dışarıdan ceviz kereste getiriyorduk. Bir baraka kiraladık. Yevmiye ile o zamanın parasıyla on kuruşa mahkum çalıştırıyorduk.  Sebahattin Bey’in ”on kuruşa adam çalışıyorsun” demesi bundan kinayedir. Cevizden tablolar, tepsiler, sigaralıklar, dikiş kutuları kotralar yaptırıyorduk. Bu el işleri dışarıda çok rağbet görüyordu. Sonra Türkiye’nin her yerine “Sinop Cezaevi El İşleri” diye yayıldı. O zaman mahkumların çoğu fakirdi yanında sigara paketi taşıyan mahkum sayılıydı.  Sebahattin beyin bir sözünü hiç unutmam

“Kavi İltimas

Delikli temas

Madeni has”

Kuvvetli torpil, kadın, para. Bu üçünün halledemeyeceği şey yoktur, derdi. Hüseyin, cezaevine şöyle bir bak bir tane varlıklı, nüfuslu adam var mı? Hepsi fakir fukara…

Cezaevinde o zamanlar yani 1932 -33 yıllarında 700-800 civarlarda hükümlü vardı. Koğuşlar doluydu. Kısımlar arasında şimdiki bölmeler yoktu.  Her kısım diğerine gidiyor görüşme yapabiliyordu. .                Seher:

-Hiç ziyaretçisi olur muydu?

 Sebahattin Ali cezaevine geldiğinde bekardı. Dışarıdan pek geleni olmazdı. Sinop’tan bir ilkokul öğretmeni (Fatma İlhan) ziyaret ederdi. Bolulu Fatma Hoca ile müdür Cevdet Bey’in odasında ve müdür beyin yanında görüşürlerdi. Posta ile kitap Mecmua gelirdi.

Gelen parası  ancak yemek parasına yetişirdi. Bize erzak dışarıdan evden gelirdi. Olmayanı dışarıdan alırdık. Yemeyi ben yapardım. Yapılan masrafı sonradan taksim ederdim. Yemek parasından tahliye olduğu zaman bana biraz borcu kalmıştı. Cezaevinden çıkınca Ankara’ya gitmiş. Maarif Vekaleti Neşriyat Müdürlüğü’ne girmiş. Cezaevinden çıktıktan bir sene sonra mıydı neydi, bir gün Ankara’da rastladım. Çok sevindi. İşinden memnun olduğunu söyledi. Beni lokantaya götürüp ağırladı. Hapishane hatıralarından bahsettik. Borcunu unutmamış. Ben almak istemedim. Israr etti. Parayı almayacağım anlayınca beni Sümerbank’a götürdü. Bir takım elbiselik kumaş alıp verdi.

 İstanbul’dan gelen siyasi suçlar cezaevinde cevizden el işleri geliştirmişlerdi. Biz de bir baraka kiralamış hammaddesini temin etmek suretiyle işleri yaptırıyorduk.  Sebahattin Bey işçileri az para vererek çalıştırmanızı beğenmiyordu. Ama yeni modeller ve yeni pazarlar tavsiye ederek el işlerini teşvik ediyordu. Biz o zaman yaptığımız işleri dışarıdaki adamlarımıza gönderiyorduk. Onlarda vapur geldiğinde yolculara satıyorlardı. Sebahattin Bey bu işleri burada değerine satamıyorsunuz Mersin’e gönderin burada çok para eder, demişti. Bu tavsiyesi üzerine tahliye olunca Mustafa ağabeyle beraber Mersin’e gittik. Yanımızda epeyce mal götürmüştük. Ceviz tavla, kotra,  sigaralık vb. Bunlar Sinop hapishane işi olarak çok rağbet gördü. Orada bir dükkan kiraladık. İşler iyi gidince İzmir fuarına gittik. Bir pavyon kiraladık.  Hatta daha sonra Ankara yerli mallar sevgisine bile katıldık. Çok ilgi gördük. Bizi bu işe teşvik eden Sebahattin Ali’dir.

               Bizim koğuşta hikayeden,  şiirden anlayan yoktu.  Sinop’un yerlisi dört beş kişiydik. Diğerleri köylerden. Biz içki içer, oyun oynardık. O yatağına çekilerek kitap okurdu. Yalnız türküyü beraber söylerdik. Sonradan okuduğum “Katil Osman” hikayesi aynı olmuştur. Yazdıkları doğru. Osman biz içerdeyken kahvede bir adam öldürüp gelmişti. Çelimsiz bir çocuktu. İddia üzerine adam vurmuş. Belediyeden emekli Necmi Tağmaz’ın ağabeyi. ..

Seher:

-En son ne zaman gördünüz Sebehattin Ali’yi?

Cezaevinden çıktıktan sonra Ankara’da iki defa görüşmüştüm. İlk görüşümü anlatmıştım. İkinci görüşüm de, konservatuarda öğretmen olduğunu söylemişti. Sonra İstanbul’a gitmiş bir gazete çıkarıyor diye duymuştum. Marko Paşa mıydı neydi…Ölümünden önce İstanbul’da balık pazarında rastladım içki içiyordu. Çok üzüntülü gördüm. “Ya Hüseyin, sen beni hep sıkıntılı günlerimde mi görürsün”, dedi.  Oradan buradan konuştuk Bir sene kadar hapis cezası varmış. Sebahattin Bey bırak şu siyaset işlerini demiştim.Herhalde o sene sınırdan çıkarken vurmuşlar.

(*)Berin Taşan/Bir tanığım Kalsın/ Bir koğuş arkadaşı S.Ali’yi anlatıyor öyküsünden.

                    Sabahattin Ali 1948 yılının karlı bir Şubat sabahı kızının ve eşinin bir kaç poz fotoğrafını çektikten sonra Ankara’dan İstanbul’a doğru yola çıktı, ve bir daha geri dönmedi. Ailesi ölüm haberini neredeyse bir yıl sonra 1949 yılı Ocak ayında gazetecilerden aldı. (Kızının notlarından) 

 

Adınız :
E-Mail Adresiniz :
Yorumunuz :
Güvenlik Kodu :    
   
Diğer Tufan BİLGİLİ Yazıları
E-GAZETE