Seher Sonrası (İzden Sızan 61) - TUFAN BİLGİLİ

Yazdır
Paylaş

Eklenme Tarihi : 07 Mayıs 2019, Salı 12:24:49

Seher Sonrası (İzden Sızan 61)
30 Mayıs 1971  tarihli  Cumhuriyet Gazetesi Sinop’ta o gün çabuk bitmişti. Sebebi…Sinopluların pek alışkın olunmadığı şekilde Cumhuriyet Gazetesi Sinop’tan bahsediyordu! Edebiyatçı, düşün insanı, yazar Oktay Akbal’ın o gün köşesine taşıdığı doğrudan Sinop olmasa bile, Sinop’la ilgili bir dramdı yazının konusu. Öyle bir yazıydı ki; insanın yüreğini ezim ezim ezen, gönül tellerini titreten, en katı yürekleri dahi yaralayan, okunduktan sonra uzun süre etkisinden çıkılamayacak kadar duygusal, tarihe kalacak bir yazı..

 

 ***

(*)Seher artık yaşamıyor.  Kim mi Seher? On sekiz yaşında bir öğrenciydi,  öğretmen olacaktı bu yıl. Bir ilkokulda görev alacaktı. İlk aylığı önümüzdeki ders yılının başında eline geçecekti. Yakınlarına armağanlar sunacaktı ilk  kazancıyla. Küçücük öğrencilerine okuma yazmayı öğretecekti. Bahçede koşacaktı onlarla beraber. Yaşamın eşiğinde bir insandı Seher. Adının Türkçe karşılığı Tan ağartısı. Doğmak üzere olan bir güneşti o da. Güvenle bakıyordu gelecek günlere. Umutları, düşleri vardı. Ama ağarmadı  o tan.  Söndü bir anda. Seher bir varmış, bir yokmuş masalları döndü, bir yaşam destanı'nın kahramanı oldu. Bir gün belki de türküler yakılacak adına. Kısacık serüveni gelecek kuşaklara kalacak. Öğretmenlik mesleğinin önderlerinden biri sayılacak.

Kısacık bir haber: Sinop Öğretmen Okulu son sınıf öğrencisi Seher Yalçınkaya (18) kendisini okulun arkasındaki kayalıklardan aşağıya atarak intihar etmiştir. Olaya savcılık el koymuştur. 14 Nisan'da çıkan olaylardan sonra hakkında okul disiplin kurulunca soruşturma açılan Seher Yalçınkaya iddiaya göre, babası Mehmet Yalçınkaya tarafından okul arkadaşlarının gözü önünde dövülmüş ve buna üzülerek intihar etmiştir.

Hayır devam edemem. Film kopuyor birden. Hep aynı sahnede canlanıyor hayallerimin içinde: On sekiz yaşında bir kızın bir anda ölümü seçmesi. Ölümü yaşama yeğ tutması. Umutlardan, düşlerden kopması. Dost, arkadaş, ana, baba, ülkü, inanç, doğa güzelliği… Gidip kendini bir kayalığa atıvermesi tepeden. Gözümle görmüş gibi yaşıyorum bu kısacık zaman parçasını. Seher’in arkadaşlarının gözü önünde dövülmesi, sonra kimseler yokken gidip kayalıklara kendisini atması. Bir daha, bir daha görüyorum bunları.

Sinop kayalıkları ünlüdür. Kocamandır, sivridir kayalar. Dalgalar gelir vurur olanca gücüyle . Seherciğin ölüsü kayaların dibinde mi bulundu, yoksa Karadeniz mi aldı koynuna? Ofelya gibi dalgalarda saçları uçuşmuştur belki  de bir süre. Karadeniz okşamıştır Seher’i avutmuştur. Külebi'nin bir şiirindeki şu mısralar geliyor dilime: “Nilüferler gibi Solgun Ofelya / Yanaklarına yapışır saçları/ Açılır etekleri suyun yüzünde / Seyrederdi söğüt ağaçları/ İnsan kalbi o zaman da vardı/ Daha küçüktü/ Daha kırmızıydı ama şimdikinden /Kopardılar kalbini Ofelya'nın/ Nilüfer gibi sarardı.”

Seher’in de kalbini kopardılar. Tıpkı öyle. Kimler mi ? Bir genç kızın kendisini öldürmesinin suçlarını mı soruyorsunuz? Bana sormayın, kendinize sorun. Bir an düşünün 13 ve 14 Nisan'da Sinop Öğretmen Okulu’nda geçenleri, Sinop'taki yetkililerin tutumunu: On sekiz yaşın kırılmasını, kırılınca tekrar dirilmeyen canlanmayan umutlarını, anlayışsız yöneticilerin davranışlarını, sonra, sonra o bilinçsiz babayı… Kızını herkesin gözü önünde dövünce yararlı bir iş yaptığına inanan zavallı babayı… İşte 18 yaşındaki bir kızın “dünyadan kokmasının” nedenleri.

 Az mı,  yetmez mi? Eski mektupları açtım okudum. Sinop olayı için yazdığım “Sinoplu Kızların Sesi” yazısını. Kızların gönderdiği uzun mektubu, başka mektupları. Yasalara göre kimse de suç yoktur. Oysa vicdan denen bir değer varsa, Seher'in ölümünün suçları var. Kendilerini bilirler bunlar. Duyarlar bu ölümün ağırlığını içlerinde. Zordur, olanaksızdır bir suçun hem de gizli kalmış, cezasız çekilmemiş suçunu yarasını yok etmek. Hep kanayacak bir yerleri yaşadıkça.

“ Kopardılar kalbini Ofelya’nın.” Senin de kalbini öylesine söktüler yerinden işte. Sararmakla kalmadı, kırıldı en ince yerinden. Haksız suçlamalara, yanlış anlamalara, kötülerin tertibine, çevrenin zalimliğine, yakınlarının körlüğüne dayanamadı o küçücük,  o tazecik kalbi, o her şeyi en iyisinden en güzelinden yana düşen kafa… Yaşama katlanmak, yarına inanmakla olurdu elbet. Tan ağarırdı küçükler için er geç. Ama on sekizindeydi o. Yıkılmıştı, kırılmıştı. Oraya buraya başvurmuştu arkadaşlarıyla birlikte. Beklemişlerdi ummuşlardı. Boş çıkınca her şey, tek yol kalmıştı Seher’e; bir kayalığa atıvermek kendini. Bir anı olmak. Büsbütün yok olmak.

30 Mayıs 1971 / Cumhuriyet

***

                Boykot sonrası Sinop Kız Öğretmen Lisesi yöneticileri geniş çaplı soruşturma yaptılar. Olaylarda onların hiç sorumluluğu yoktu(!)  O zaman boykotun sorumlularını bulup cezalarını vermeliydiler.

Ve… Cezalar yağmaya başlamıştı fidanların üzerine;

Öğretmen sürgünleri için imza toplamak, tahrik, tertip, boykota teşvik’ten; Neslihan Turgay, Hatice Kahraman,Fatma Bal gibi öğrenciler on ila otuz gün arasında ‘uzaklaştırma’ cezası ile;

Meryem Arkan, Perihan Doğan, Aynur Çaylı, Saniye Erdoğan ve Fikriye Tekin okuldan atılma cezası ile cezalandırıldı.

Mustafa Dönmez öğretmen bu olaylardan sonra da öğrencilerini yalnız bırakmadı. Uğradıkları haksızlıkları duyurmak için okuldan atılan kızları, Perihan ile Meryem’i TÖS’e götürdü. Zamanın Milli Eğitim Bakanıyla görüştürdü. Bakan, tam da kendine yakışır biçimde (!) olumsuzdu…Affedemedi çocukları…

                Ancak!!! Çocuk psikolojisinden anlamayan, pedegojik (çocuk eğitimi bilimi) vizyondan yoksun, duyarsız, anlayışsız, acımasız, bencil, siyasilerin oyuncağı olmuş öğretmenler(!) kadar; (O zaman) Ankara’da Hakimler de vardı.

                Yargıtay okuldan uzaklaştırılan öğrencilerin okula dönmesini, öğrencileriyle kucaklaşmasını sağladı.

Onların hayallerini çalmayı planlayan, öğretmen sandalyelerini işgal  eden; ancak eğitimcilik bilgisinden, yetisinden, becerisinden uzak, bencil zavallıların emellerine ket vurdu.

 

Öğretmen olan o öğrenciler yıllarca yurdun en ücra yörelerinde, en zor şartlarda yoksul Anadolu çocuklarını cumhuriyet değerlerine, Atatürk ilke ve Devrimlerine, demokrasiye ve insan haklarına bağlı birer birey olarak yetiştirmek için çabaladılar. Hepsi iyi öğretmen oldular. Ondan da önemlisi iyi insan oldular.

Aradan geçen kırk yılı aşan süre içinde zaman zaman bir araya gelen (bazen de Sinop’ta) sevinci, hüznü, acıyı, tatlıyı birlikte tadıp, aynı insani değerlerle yoğrulmuş çilekeş kardelenler, eski günleri yad edip, aralarından bir yıldız gibi kayıp giden Seher’in manevi hatırasını canlı tutuyor, kendileriyle birlikte onu da yaşatıyorlar.

                Çocukların o zamanki devrimci öğretmenlerinden, ezilenden yana tavrı ve tavizsiz tutumu nedeniyle yaşamı sürgünlerle, çilelerle geçmiş, binbir zorlukla emekli olup memleketi Giresun’ da ömrünün sonbaharını sürdüren Avni Bayrak öğretmen Seher’in dramatik yaşamını yarım asrı geçen süre içinde de unutmamıştı.    

Yıllar sonra, 2010’lu yıllarda kendisine yakışan, az görülür vefa örneği gösterip, Seher’in mezarını bulup onu yattığı yerde yad etmek, mezarına bir demet çiçek koymak, eskimişse mezarını yaptırmak  için Kastamonu/Taşköprü Alisaray Köyü’ne, Seher’in köyüne gider.

Seher’in baş ucuna koyacağı çiçek için Seher’in mezarının yıkıntılarını dahi bulamaz. Akrabalarının bile Seher’in mezarının yerini bilmedikleri gerçeğini öğrenir. Yüreğindeki ateş, Seher’in akrabalarının, köylülerinin acımasızlığıyla bir kez daha harlanır.

 

                Avni öğretmenin yüreğini yakan yalnızca Seher’in mezar yerinin bilinmemesi de değildi. O’nun kadar insanımızın küçücük çocuğun kabrine dahi saygıyı esirgeyip; ilkel inançları, yüzyıllardır geliştiremediği duygularıyla , vahşice kendi yavrularını yiyip bitirmesiydi.

Yaşamı boyunca bir çok kez tattığı, hep yabanıl otlar gibi, acımasız insan yetiştiren bu toprakların aynı acı meyvesiyle burada da karşılaşmasıydı.

Avni Hocanın yaşlı, yorgun  yüreğindeki alevi az da olsa küllendirense yine öğrencileriydi. O zamanki öğrencileri, Seher’in arkadaşlarının bu çorak topraklarda duyarlılıklarından bir şey kaybetmeden, yiğitçe ve namusluca insani değerlere sahip çıkar duruşlarıyla, boranların savrulduğu buz çöllerindeki kardelenler gibi  ışıldamalarıydı.

 

 

 

(*) Berin Taşan/ Bir Tanığım Kalsın

 

Adınız :
E-Mail Adresiniz :
Yorumunuz :
Güvenlik Kodu :    
   
Diğer TUFAN BİLGİLİ Yazıları
E-GAZETE