Sona Doğru (İzden sızan 60) - TUFAN BİLGİLİ

Yazdır
Paylaş

Eklenme Tarihi : 24 Nisan 2019, Çarşamba 12:19:56

Sona Doğru   (İzden sızan 60)
Gözbebeklerinin yangını gözyaşlarını kurutmuştu. Koşarken yüzüne düşen perçemlerinin arasından kıvılcım gibi parlayan gözleri şakaklarındaki ben gibi iki damla izi olmasa hiç gözyaşı akıtmamış gibiydi.  Ancak sırtının ortasından akan buzlu sular ensesini yakıyor, bu yangından kurtulmak için koşuyordu…Çılgınca koşuyordu. Alevlerden kaçan kısrak gibi, aslandan kurtulmak için sıçrayan ceylan gibi, kartala yakalanmamak için kaçan yılana benzer akarak…

Yüreği yalnızca  sıçrarken hafifliyor…Ayakları yere değdiğinde, yüreğindeki dağlı ateş harlanıyor…

Havada asılı kalmak! Havada asılı kalmak… O zaman en uzun kalmak! İşte şu yar! Yere inene kadar yüreği sıkışmayacak, ferahlayacak. Acıları yok olacak.

Burası!!! Arkadaşlarıyla ne hayaller kurmuşlardı şu tümsekte… Küçücük köy okulunda, çocuklarla oynayacaklar, onlara hiç kızmayacaklardı….

                Öğretmen hanım! Köyünün, Ali Köyünün ilk öğretmen olan çocuğu! İlk maaşıyla annesine, kardeşlerine alacağı hediyelere onların sevinçten aydınlanan  yüzlerini izleyeceği zamanlar! Babası? Babasının hediyesi?! Şimdi bırak onu! Annesi ne mutlu olacak, köy çeşmesinde kadınlara’ benim kızım öğretmen oldu’ diye…Kardeşleri… Okulda öğretmenlerine “bizim ablamız da öğretmen” diyecekler… İşte yine ayağı yere deydi.

Yine acı!… Hemen sıçramalı, havada kalmalı ki acı eksilsin.

İşte şimdi okula geldiklerinde avuç içi kadarken diktikleri, altı yılda ancak diz boyu çamların üzerinden sekerek, zıplayarak geçiyor Seher. Hal bu ki daha önce bu çamların yanından incinirler, zarar görürler korkusuyla bebeğin yanından geçer gibi geçerdi. Şimdi… Her sıçrayışta içindeki acının bir nebze olsun hafiflediğini, ciğerlerine az da olsa hava girdiğini duyumsuyor, o anlık hafifliği uzatmak için sürekli sıçrayarak koşuyordu. Bir an o sıla özlemiyle  ağladığı yöne koştuğunu düşündü. Ağlamak! Ama o ağlamalar sıla için, annesi için, kardeşleri için olan ağlamalar. O ağlamalardan sonra içi boşalır, rahatlar , ferahlardı. O zaman…

Sıçrayarak koşuyordu Seher.

Sıçramak için bastığı yerdeki çiçek nasıl da Akliman’daki kum lalelerine benziyor. İşte ayakları yerden kesildi… O gün gittikleri Akliman plajında nasıl korkmadan denize girmişti. Denizi ilk gördüğünde için dolan korkuyu anımsayıp gülümsemişti kendi kendine. Ne hoştu Karadeniz’in kıpırtısız, Sinopluların “çarşaf gibi” dedikleri suda yıkanmak. Ama her zaman çarşaf gibi olmuyor ki: Azdığı zaman rengi kararıyor, üzeri köpüklerden beyazlanıyor, dalgaların gürültüsü okula kadar geliyor. Ama o gün, o son yazda deniz hem çarşaf gibiydi, hem de ılık.  Sinopluların dediği şekliyle “yal gibi”…Sonra topladıkları kum lalelerinin kokusu…

Sıçra..

Deminki çiçeğin benzeri… Demek öbek öbekler.. Kız Öğretmen Liseli kızlar da böyle öbek öbektiler. Hele bayramlarda, tören alanlarında…. Geçit resminde bando takımları sanki diğer bandolardan farklı çalardı. Biraz Erkek Sanat Okulunun bandosu rakip olurdu onlarınkine. Bandoyla birlikte kızların su gibi, nehir gibi akarcasına spor sahasının etrafını dönmeleri, Sinopluları mest ederdi. En çok alkışı askerler ile birlikte onlar alırdı. O alkışlar unuttururdu onlara bayramlarda ailelerinden uzakta oluşlarını…

Kümesin yanındaki çalılar… Sanki gülümsüyorlar ona. Bir keresinde bu çalıların önüne yığılıp, kıkırdayarak nasıl fotoğraf çektirdilerdi boş geçen derste..Niye orayı tercih ettilerdiyse.. Çalı daha… Başka arka plan mı bulamamışlardı?  Olsun! İyi ki burayı tercih etmişlermiş. Ama o çalının dalıyla o yıl popüler olan 'ikimiz bir fidanın güller açan dalıyız' şarkısını özdeştirip şarkıyı söyleyip gülüp eylendikleri canlandı gözünde bir an. Bak ne güzel anılar depreştirdi Seher’de…

İkindi rüzgarı yığmıştı Akliman sırtlarına bulutları. Güneş güçlükle zaman zaman, pare pare gösterebiliyordu yüzünü. Hem de hiç bahar güneşine benzemeyen yalancı güneşmişçesine hiç ısıtmadan. Karayel! Tamam sert eserdi karayel de … Bu kadar mı sert eserdi bu!? Olsun! Zaten üşüyordu. Kanı çekilmişti. Ancak bu sert esen rüzgar sayesinde az olsun soluk alabiliyor, yüzüne çarpan hava ciğerlerine gidebiliyordu. Böylece deminki oksijensizlik bir nebze olsun hafifliyordu demek ki..

Gene yere değdi ayaklar. Ama… Az ileride düzlük bitiyor. Aşağısı uçurum! İşte oraya sıçrarsa uzun süre değmez ayakları yere… Acılar daha az vurur ruhuna… O zaman!.

Çölde su bulmuş ceylan gibi seyirdi. Güçlü adaleleri daha fuleli, daha uzun attırıyordu adımlarını. Karayel daha sert esiyor. Sanki ileriye sıçramasını engelleyip geriye atmak istermiş gibi… Sağ ayağı yarın kenarına bastığında şimdiye dek hiç sıçratmadığı kadar yükseğe sıçrattı güçlü adaleleri. Seher’in atletik vücudu ileriye doğru hamlesiyle  yendi rüzgarı. Yeli yenmenin gururuyla karışık, rüzgarlanan  yüzünden daha derin nefes aldığını duyumsadı .

Ve şimdi altında toprak yok. Çok aşağılardan denizin altı yıldır tanıdık, alıştığı sesi duyuluyor. Ancak bu şimdiye dek duyduklarından da daha farklı, daha ürkütücü, daha korkunç.

Acısı hafifledi.

Ama bu sıçrayış öncekilere benzemiyor.

Şimdi düşüyor.

Evet, böyle bir yardan düşüşünü hatırlıyor… Ne korkmuştu çağıldayan suların göğe yükselen köpükleri… tutunduğu dallar bir bir elinde kalırken… nefessiz kalmak, boğulmak korkusuyla arşa yükselen çığlıkları… uzanıp yetişemediği tutamadığı yardım elleri… Ne zamandı?! … Evet tam da böylece yaşamıştı bir zamanlar… Yatılı okulda ilk gece… Nasıl da ter içinde uyanmıştı… Demek yine uyanacak; silinecek korkular, bitecek acılar…

 

 

Adınız :
E-Mail Adresiniz :
Yorumunuz :
Güvenlik Kodu :    
   
Diğer TUFAN BİLGİLİ Yazıları
E-GAZETE