TEKKE (1960’LAR SİNOP VE ÇOCUK) - Tufan BİLGİLİ

Yazdır
Paylaş

Eklenme Tarihi : 14 Mayıs 2017, Pazar 18:53:28

...
TEKKE (1960’LAR SİNOP VE ÇOCUK)
İkindi güneşi Ak Liman üzerine evrilirken Çocuk, önündeki üç koyun ve iki kuzu ile birlikte Çelik Bahçesine doğru iniyordu. Koyunlar onu epey gezdirip, yormuş; ancak zahmete değmişti. Hayvanların karılarının doyduğu yünlerinin altından bile belli oluyordu. Şimdi bir de akan çeşmeden su içtiler mi değme keyiflerine… Artık görevini layıkıyla yapmanın mutluğu içinde dergaha, tekkeye gidebilirdi. İçindeki coşkunun asıl sebebi ise bu akşam zikir’in düzenlenecek olmasıydı.

Ancak yine de içten içe bir kurt da  içini kemirmiyor değildi. Koyunların sürekli gezmesi nedeniyle Kuran’ın talim etmesi gereken yerleri tam anlamıyla talim edememiş, akşam diğer çömezlerle birlikte gerçekleşecek derste kıraat sırası kendisine gelince sınavı geçememenin endişesi zikir coşkusunu dağıtıyordu. O’nu asıl endişelendiren sınav sonundaki başarısızlık karşılığı katıksız ekmek cezası değildi. Zaten yedikleri ekmeğin yanında duru bir çorbadan başka bir şey de yoktu... Bayramlarda ve zikirlerde çorbanın dibinde gördükleri bir parça et, yediklerini kısmen yemeğe çevirirdi ki o da şeyhin öğünlerindeki türlü yemeklerin artığı bile sayılmazdı. Böyle özel günlerin şeyh, mürit, çömez ortak tek yiyeceği lokma tatlısıydı ve en büyük özlem çocuklar için bu yiyecek sayılırdı.  Bu zikirde cezalanıp içinde et olan çorbayı içememek büyük kayıptı ya, asıl sıkıntı değnek cezası ve bir ağırı falaka idi. Ancak çocuk için lokmadan olmak da tuvalet ihtiyacını gidermeyi işkenceye çeviren falaka kadar  elem vericiydi.

 Koyunlar burunları yerde küçük ve hızlı adımlarda Seyit Bilal Türbesine doğru yollanırken o da değneği kolunun altında, bir eli başındaki vişne çürüğü fesinde, diğer elinde kullanılmaktan yıpranmış, yaprakları kaba dikişlerle tutturulmuş çeyrek cüz’ü(beş yaprak) kıraata çabalıyordu. Hem okumak, hem yürürken koyunları hedefte tutmak, istif dikenlerine sürten şalvarının ağını iyice yiyip bitirmiş, dizlerine inen yakasız gömleğinin etekleri bile tiftiklenmişti. Bereket şalvarın bolluğundan şalvarındaki yırtıklar pek belli olmuyordu.

                Tekkeye avlusuna geldiğinde görevlerini tamamlayan üç çömez arkadaşının müritlere sezdirmeden şakalaştığını, birinin de kenarda sallanarak dersini hatim ettiğini gördü. Avluya giren koyunlar avlunun köşesindeki yığılı otlara sardılar. Çocuk, ne kadar uğraştıysa da koyunları otlardan ayırıp ağıla götüremiyordu. Birini otlardan ayırdığında diğerleri ot yığınına yapışıyordu. Neredeyse ağlayacak halde koşuştururken kendisini seyreden avludaki çömezlerden, Yener’den yardım istedi. Bunu duyan  müritlerden Yahya: ‘ne o, hani Allah’tan başkasından yardım istemezdin’ deyince çocuk şaşırdı. 

Bunu ne zaman demişti ki?!

Çocuğun şaşırdığını gören Yahya Mürit:

- ‘ Fatiha’yı okurken ‘İyyâke na'budü ve iyyâke neste'în’ demiyor musun?

-!!!

Ne olmuş Allah kelamı ‘ İyyâke na'budü ve iyyâke neste'în’ dediyse ? Yahya:

-Yalnız (senden) Allah’tan yardım isterim demek, o söylediklerin.

-!!!?

Çocuk şaşırmıştı. Ne demek istiyordu bu Mürit Yahya. Allah, insanlar gibi konuşur muydu! Şimdiye kadar ezberlediği, okumaya çabaladıkların (hepsinin) da anlamları mı vardı?!...

Hal bu ki O, şimdiye kadar okuduklarını, ezberlediklerini hiç öyle düşünmemiş uhrevi, ruhani, anlam yüklenemeyecek nitelikte Allah’ın parçası olarak düşünüp yorumlamıştı.

Gerçi gerek müritler, gerek imamlar çoğu zaman ‘Allah böyle böyle,diyor’ diyerek Allah’ın ağzından bir şeyler söylerlerdi de…. Bu söylenenleri hiç Allah kelamı, Allah’ın ağzından çıkan olarak değerlendirmezdi…

Sersemlemiş vaziyette Çömez Yener’in de yardımıyla koyunları ağıl olarak kullanılan mezarlığın yanındaki, içinde iki eşek bir ineğin bulunduğu barakaya götürdü. Koyunları bıraktıktan sonra niyeti de layıkıyla gerçekleştiremediği dersini murakabeden önce yoluna koymaktı. Ancak Mürit Yayha’dan duyduklarından sonra aklı ve dimağı durmuş ne okuyabiliyor, ne okuduğunu ezberleyebiliyordu.

Güneş İnce Burun üzerine doğru inmeye dönmüştü. Konuklar için hazırlanan sofranın hazırlıkları tamamlanmış, akşamki zikir için birer ikişer konuklar da gelmeye başlamıştı.

Ancak çocukta bütün gün süren zikir heyecanı ve keyfi bile neredeyse anlamını yitirmişti.

Ama işte çömezlerden biri Şeyhin kendini istediğini bildirmek için yanına kadar gelmiş onu gömleğinden çekiştiriyordu.

***

-Oğlum kalksana güneş neredeyse kavak boyuna ulaştı! Tekkeye gitmeyecek misin?

Gözlerini açan çocuk bir an nerede olduğunu anlamaya çalıştı. Etrafta sarıklı, sakallı mürit, mürşit görmeyi umdu.

 Ancak gördüğü gözlerine vuran güneş ışığıyla birlikte annesinin gülen yüzüydü.

Evet. Bu gün tekke günüydü.

Baharla birlikte Sinop çevresinde Bektaşağa, Yeni Cuma, Tasnaklar, Tosunbey ve Çeçe Sultan’da gerçekleştirilen şenliklerin ardından:

İlk Baharın geldiğinin göstergesi Hıdırellez şenlikleri Sinop Merkez’de Seyit Bilal Camii’nin etrafında kutlanırdı. O gün çevre köyler de içinde hemen tüm Sinoplu Ada’nın hakim sayılacak tepesindeki Seyyit Bilal türbesi çevresinde yerleşmiş yüzlerce esnafın panayırı andıran sergilerine tanıklık yapardı. Büyükler için çok kaliteli olmayan, dolayısıyla pahallı sayılmayacak ufak tefek eşya alma fırsatı yaratırken, çocuklar için, fındık fıstık, leblebi gibi çerez ve şekerlemelerin özellikle kurutulmuş, ipe dizilip bütün kış saklanmış dizin kestane yeme fırsatıydı. Bir de evlilik çağındaki gençlerin birbirlerini görüp beğendikleri, fırsatını bulanların (kız) kaçtıkları, kaçırdıkları bir fırsat olarak bilinirdi. ‘Tekke’yi kaçıran bekarların bir yıl daha bekar kalacakları’ esprilerinin yapıldığı zamanlardı bu zamanlar.

Çocuk da bu şenlik için haftalardır para biriktiriyordu.

Sümerbank’tan aldırdığı , yastık altında saklayıp ara ara evin içinde giydiği iskarpinlerini ilk kez bu gün giyecekti.

O zaman yatakta geçirilen vakit ziyandı.

Hızla yataktan fırladı…

Adınız :
E-Mail Adresiniz :
Yorumunuz :
Güvenlik Kodu :    
   
Diğer Tufan BİLGİLİ Yazıları
E-GAZETE