TIKIT VE HAMAM SEFASI - Tufan BİLGİLİ

Yazdır
Paylaş

Eklenme Tarihi : 03 Nisan 2017, Pazartesi 10:45:00

(1960’LAR SİNOP VE ÇOCUK)
TIKIT VE HAMAM SEFASI
Gömleğini çıkardı ayağının dibine bıraktı, sonra fanilasını…

                Pantolonunu çıkardı duvardaki çiviye, önce astığı ceketinin altına astı. Yerdeki  dürülü peştamalı beline doladı.  Sıktırdı . Peştamalın ucunu kalçasının üzerinden peştamala sıkıştırdı. Sallanınca peştamal kayar gibi oldu, tekrar sıktırıp, sıkıştırdı. Külotunu peştamalın altından çıkardı.

Külotunu çıkarırken iki bacağının kaval kemiğinde biri taze diğeri kabuk bağlamaya durmuş yaraları gördü. İçini çekti. Yeni yaranın oluş anı gözlerinin önüne geldi.

***

Yarım metre çapındaki çemberin ortasındaki yumruk büyüklüğündeki çay taşı(tıkıt) çizgiden fırlayıp gelen kaydırak taşıyla üç metre çemberin dışına çıkmıştı. Koşup tıkıtı tekrar çembere koyan Çocuk, bu arada attığı kaydırağın üzerine basmak için kaleden ayrılan Arap Hakkı’yı (Öztürk) vurduğunu (ebelediğini) iddia ederken, kaledekilere ‘durun’ diye bağırmıştı. Eğer Hakkı’yı vurduğunu kabul ettirirse ebelikten kurtulacaktı. Bu arada Necat’ın (Canel) fırlattığı kaydırak tıkıtın yanında Hakkı  ile ‘vurdun, vuramadın’ münakaşası yapmakta olan çocuğun ayağına gelmiş, sinirden acısı bir kat daha artmıştı. Bir de Necat’ın Mustafa’yla (Keskin)  Çocuğu kızdırmak için ‘Halüskada muliskada zuuli (*)      ‘ tekerlemesini söyleyerek canı yanan çocuğu daha da kızdırmıştı … 

***

Çıkardığı elbiselerini dürdü, köşeye yerleştirip sedirden indi. Tahta takunyaları giydi. Takunyalar büyük gelmişti. Adım attı. Kayan takunya ayağında dönü.Takunyanın tabanı yukarıya kayışı yere gelmişti. Yukarı hamamda hiç böyle sıkıntılar yaşamazdı. Hamamcı İzzet (Onur) bir çok ayrıntıyı hesap eder, eksikliği olmadan giderirdi. Dar kabinden ‘Bunların küçüğü yok mu?” diye seslendi. Delikanlılık çağındaki hamamcı Hikmet (Karaçıkay) “Tamam geldi” deyip, Çocuğun araladığı kapının önüne yeni takunyaları bıraktı. Yenilerini giydi onlar da büyüktü ya… Hiç olmazsa deminki kadar değildi. Uzandı cebindeki paraları ve saati aldı. Az önce aldığı açılmamış sigara paketini de alıp almama konusunda kararsız kaldı. Öyle ya hamama girmeden az önce yüz metre kadar geride Tuzcular Caddesi ile Tufan Aralığının köşesindeki Gümüş Kurukahveci’den sigarayı alırken az sıkıntı çekmemişti. Bereket kasada Ahmet Amca(Gümüş) değil de oğlu delikanlılık çağındaki Taşkın vardı. Ancak Kahve kavurmakta olan Ahmet amca, kokulu lux sabununun yanında sigara isterken ne kötü bakmıştı Çocuğa. Çocuk dükkana birlikte girdikleri on sekiz yaşındaki ağabeyine’ ağabey , babamlar çok uzaklaşmamıştır değil mi?” diyerek sözde sigarayı babasına aldığı izlenimi vermişti. Ahmet Amca pek inanmış gibi görünmemekle beraber pek de oralı olmamıştı.

 Yani şu anda yassı dikdörtgenler prizması şeklindeki avucun duran Kulüp Sigarası, paran da olsa çocuk için kolay elde edilecek değer değildi. Sonunda sigarayı almama kararını verdi, cebine geri koydu. Para ve saati götürse yeterdi. Yanındakine dönerek:‘Ağabey ben hazırım,’dedi.

Yan yana iki sedirin bulunduğu bir buçuğa iki boyutlarındaki kabinden camekana indi. Emanet dolabının yanına gitti. Anahtarı üzerinde olan küçük çekmecelerin birini çekti parayı ve saatini bıraktı. Ağabeyi de kendininkileri aynı çekmeceye koydu. Kutuyu kilitlediler. Ucunda ipi olan /yaklaşık iki buçuk santimetre uzunluğundaki sandık anahtarı/anahtarın ipini bileğine doladı. Hamamcıdan kese aldılar.Yanında Ömer Ağabeyi arkasında kapının kapalı kalmasını sağlayan kütüğün asılı olduğu tahta kapıya asıldı. Güçlükle açtı. Ağabeyiyle girer girmez bıraktığı kapı gürültü ile kapandı. Ilıklık denilen ara bölmeye girince tuvalete sıcak su dökülünce ortaya çıkan, benzeri olmayan hamam kokusu genzini yaktı. Ilıklığın solundaki temizlik için ayrılmış iki bölme, sağda ise iki tuvalet bölmesi vardı. Hızla Ilıklığı geçtiler.

 Giriştekine benzer kapıdan büyük kubbenin altında göbek taşının bulunduğu geniş alana girdiklerinde;, kubbedeki fil gözü denilen yaklaşık otuz santimetre çapındaki beş camdan, buharlar arasında göbek taşına silindir biçiminde ışık hüzmelerinin yansıdığı, genişçe peştamalın serildiği tabandan yaklaşık yarım metre yüksekteki göbek taşının çekiciliğinin farkına vardılar. Göbek taşının üzerine bir peştamal serilmiş, peştemalın üstüne ortaya koydukları bakır sininin etrafı Lastikçi İbrahim (Öncel) Amca oğulları Kemal ve küçük kardeşi Bülent’le Cikcik Hasan, Deli Emin, Hoşaf Ali tarafından çevrelenmişti. Alemciler bir yandan tuzlu balıkla mısır çorbası kaşıklıyor, bir yandan da havaya yükselen su buharının arasından farklı gizemle ses veren Kemal’in bağlamasına pala bıyıkları yukarıya kıvrık İbrahim’in koro şefliğine diğer çorbacılar eşlik ediyor, küçük kardeş Bülent de tefle ritim tutuyordu.

Karşıdaki kurnaların birinde Keseci Berham Usta’nın elleri arasında kaybolmuş, keselenmekten ve terden kızarmış boynunu uzatan tipitip  Ziya’(Bilgili)  aleme tanıklık ediyordu. Bu arada içeri giren bir başka keseci Desot Ahmet içeridekilere seslenerek ‘ kese isteyen var mı?’ diyordu.

Çocuk ve ağabeyi boş bir kurnanın başına geçtiler. Kurnanın içini yarı doldurup boşaltarak temizlediler. Sırtlarını sıcak mermere verip terlemeyi beklemeye başladılar. Bu arada Ocakçı Haşim (Özcan) içeri girerek ortaya ‘Hamamın sıcaklığı nasıl’, diye sordu. Kimseden ses çıkmayınca çekip gitti.

Ağabey Çocuğa:” Gel ‘halvete’ geçelim, halvet külhana en yakın bölüm olduğundan daha çok ısınır,biz de daha çabuk terler, kirlerimiz yumuşar” dedi. Bir insanın ancak geçebileceği darlıktaki kapıdan geçip halvete girdiklerinde iki kurna dışında kurnaların tümünün dolu olduğunu gördüler. Kurnaların ikisi İstanbullu Muharrem (Yılmaz) ve Kemal (Özel) ile Karasu’dan (ilçesinden)  misafirleri, Kastamonu Göl Öğretmen Okulu Öğrencileri Fatih(Deveci), Ziyaattin (Altun), Aydın (Surat) ve Ali’yle (Yıldırım)  gürültülü şekilde şakalaşırken gördüler.  Sesler hamamın akustiği ile bomba gibi patlıyor kulakları rahatsız ediyordu. Başlangıçta bu şamata Çocuk’ları rahatsız ettiyse de Fatih’in sempatik tavırları iklimi yumuşattı. Onlar da şamataya ucundan kenarından katılmışlardı.

Artık bol su ile keyiflerince yıkanıp, döke saça keyif yapabilirlerdi.

Evde omuzluklarla mahalle çeşmesinden taşınan sınırlı miktardaki suyla yıkanmak nerede, böyle sınırsız suyla yıkanmak  hamamda yıkanmak nerede….

 Gerçi bir çok arkadaşı gibi leğende yıkanmıyorlardı. Ancak ahşap evlerinde banyoluk diye özel, kapaklı bir dolapları/mekanları da yoktu. İki buçuğu üç metre oturma odası olarak kullanılan odada banyo öncesi soba yakılır. Kova ile omuzlukla mahalle çeşmesinden bin bir güçlükle getirilmiş su sobanın üzerine ısıtılmak üzere konulurdu. Toprak seviyesindeki odanın sofası kaldırılır, betonla oluşturulmuş bir su gideri olan yetmiş beşe,  yetmiş beş  santim dikdörtgen biçimindeki yıkanma yerine alçak bir tabure oturtulur, sobanın üzerinden alınan ısıtılmış su ılıtılarak en çok bir, bir buçuk kova suyla banyo yapılırdı. Yıkanırken başın üç defa sabunlanması da banyonun olmazsa olmazıydı. Hemen her hafta sonu bu ritüel tekrarlanırdı.

Haftada bir gün banyo yapmak modernlikti.  Okulda öğretmenlerin tavsiyesi de her hafta sonu banyo yapmayı alışkanlık haline  getirmeyi amaçlardı. Hafta sonları tekrarlanan bu etkinlik Çocuk için yazları bazen aksardı. Çünkü yıkanma işini hemen her gün denizde gerçekleştirirdi. Gerçi denizde ne sabun, ne kese vardı. Ama güneşten değişen, dökülen, kumlara sürtünerek yenilenen deriler banyo gereksinimini en aza indirirdi. Zaten Çocuk ve arkadaşları arasında denize gitmek, yıkanmak anlamını taşırdı. O zaman yazın ne gerek vardı bir sürü zahmete…

(*)Tekerleme Necat Canel tarafından hatırlatılmıştır.

   

Adınız :
E-Mail Adresiniz :
Yorumunuz :
Güvenlik Kodu :    
   
Diğer Tufan BİLGİLİ Yazıları
E-GAZETE