UFUKTAKİ SİNOP (İZDEN SIZAN -12) - Tufan BİLGİLİ

Yazdır
Paylaş

Eklenme Tarihi : 05 Haziran 2018, Salı 11:32:52

Boyabat postasının hareketinden on beş dakika sonra; yaklaşık yarım saat dinlenceden ardından Kel Ali’nin ‘Sinop yolcusu kalmasın’ bağırışıyla otobüse doluştular. Yirmi dakika önce cıvıl cıvıl görünen Kurtlu Han’ın çevresi birden yalnızlaşmış deniz ortasındaki kabuk gibi mahzun kalmıştı. Araç, Karayolları Bakımevi’ne doğru yol alırken yol kenarındaki çamların boyları uzamış, ululaşmıştı. Ağaçların sıklığı ve uzunluğu sayesinde ulu çamların altındaki derin uçurumlar bu zor coğrafyayı göze daha yumuşak hale getirmişti. Otobüsün penceresinden uçuruma bakan ağaçların olmaması durumunda aşağıya bakmanın, hatta bu yolda araba kullanmanın dahi zor olacağını yadsıyamazdı. Dağın zirvesinde giden yolun yamaç yönünde, ağaç olmayan bölümlerine yer yer yola paralel darabalar görülüyordu. Yağmurdan kararmış darabaları çocuğa gösteren baba:
  UFUKTAKİ SİNOP (İZDEN SIZAN -12)
-Karlı havalarda rüzgarın atık yaparak yolun kar yığınıyla dolup kapanmasını önlemek için ; bunların yapıldığını, açıklıyordu.

Gözleri darabalara takılıp kalan Çocuk birbiri ardına akan tahtalarla bir an gözleri kamaştı, karardı. Nereye gidiyordu… Annesini babasını üç kardeşini bırakıp… Sonsuzluğa akıyormuş duygusu içini ürpertti.  Dağların sırtındaki bu yollardan süren yolculuk az sonra birden aşağıya dikilen yolla birlikte hızlanacak, hızlanacak; Çocuk da hıza kapılarak bir sonsuzlukta yok olacaktı. Annesi?! Sevgili Babası?!İki kız kardeşi?!! Ya kundakta bıraktığı oğlan kardeş?!! Korkuyla gözlerini açtı. Babasının yanında olduğunu görünce güvenle yüzüne baktı. Babası Çocuk’un yaşadıklarından habersiz gözü yolda ileriye doğru bakıyor, yüksek ağaçların arasındaki  bozuk,dar, yalnız yolu izliyordu.

Soğuksu’ya doğru Çocuk’un öngörüsünü doğrularcasına o zamana kadar dağların sırtından giden yol aşağıya döndü. Artık araba zorlanmadan, daha rahat çalışıyordu. Ancak dereler ve vadiler yine çok aşağılarda, yine uçurum kenarlarından, yine virajlı yollardan, yine kontrollü gitmek zorundalardı. Orman denizinin gah üzerinden, gah içinden akıp gidiyorlardı. İkindi güneşinin üzerinde gezindiği yamaçlar, uçurumlar mavi ve yeşil tonlarını yansıtırken aralarda görülen meşelerin sararmaya dönmüş renkleri yeşilliğe kanaviçe estetiği katarak hazan mevsiminin ayak izlerini hissettiriyordu.

Tangal’a geldiklerinde yolcu almak için araba durdu. Yolun iki yanında sıralı, iki katlı, kimi kagir kimi ahşap evlerin altlarındaki manifatura dükkanları, nalbant ve demirci tamirhaneleri, bakkalları, kahvesi, otobüs yazıhanesi, camisi ve çeşmesiyle şirin kasaba görünümlü yerleşim yeri. Boyabat’tan bu yana ıssız sayılabilecek yolculuktan sonra etrafta insanlar ve hayvanlarla hayat dolu bu yerleşim merkezi Seher’e sıcak geldi. Köyden hareket ederken ta uzaktaki denize doğru kurbağa başı gibi uzanmış karartıyı Sinop diye gösterdiler. Görüş alanlarında çok kısa kalan bu karartı kısa sürede gözden yitti. Yine yollar, yine iniş… Artık o yüksek ağaçlı ormanlar geride kalmış, meşeler gürgenler ve aralarındaki tek tük çamlarla farklı bir bitki örtüsü hakim olmuştu çevreye.

Güneş artık batıya iyice yaslanmış ufukta birikmiş bulutların altından son ışıklarını dünyaya yansıtırken Demirci Köyü sırtlarında bir kez daha Sinop görüş alanlarına girdi. Bu kez batan güneşin ışıkları denizde ters dönmüş bir gemiyi andıran devasa bir yarımadayı tüm netliğiyle yansıtıyordu. Tangal’daki sisli görüntü şimdi biraz daha anlamlanmakla birlikte korkuyla karışık heyecan ve merak  da son haddine ulaşıyordu.

Tekrar güzel şeyler düşünmeye çalıştı. Köyünün ilk okumuş kızı olacaktı. İlk öğretmeni. Okulu bitirecek köyüne arkadaşlarının yanına gururla dönecek. Annesini, babasını onurlandıracaktı. Öğretmen olacak kendi gibi yoksul köy çocuklarını, özellikle kızları eğitecek okumaları için gereken yadımı yapacaktı. Onlar için fazladan zaman harcayacak öğretmeninin kendisi için yaptığı desteği o da öğrencilerinden esirgemeyecekti. Yaşamı nasıl değişip güzelleşecekti! “Öğretmen Hanım” olacaktı. Tüm bunlar için şu karşıda ters dönmüş yatan gemi gibi yerde uğraş vermek zorundaydı.  Tüm zorlukları aşardı ya…! Şimdiden özlediği köyü ailesi olmasa…

Güneş ufuk üzerine indiğinde onlar da Pervane Yokuşu’nun başına gelmişlerdi. Şimdi Sinop karşıda ayakların altınaydı. Önlerinde ince bir boğaz ve ileriye doğru genişleyen ada. Boğazın sol tarafındaki deniz koyu mavi, üzeri köpüklü… Deniz!... Kitaplarda okuduğu resimlerini gördüğü hayalinde canlandırmaya çalıştığı deniz!  Daha sola doğru başını çevirdi. Uçsuz bucaksız, sonu yok! Nasıl?! Hafsalası almıyor. Bilmesine rağmen mantığı kabul etmiyor. Bu kadar su! ??? Nasıl birikir… İyi de o evlerin ağaçların olduğu kara parçası, o ada nasıl suyun üzerinde duruyor!!!

Yüreği yerinden çıkacak!

Sağ tarafındaki deniz durgun. Hiç diğer taraftakine benzemiyor. Renkleri bile farklı. Açık mavi. Mavinin üzerleri de beyaz değil!  Deniz üzerinde bir gemi. Kitaplardaki resimlerden biliyor.

On dakika sonra iki tarafı yüksek duvarlarla, bir tarafı yapılarla çevrili içinde iki kamyon bir taksi , bir otobüs olan dikdörtgen alanın içine açık olan batı tarafından girdiler. Otobüs Karahan’lılar yazıhanesinin önünde durup, yolcular arabadan inerken Salih (Acar) Hoca Kaleyazısı Camisinin minaresinden “segah makamında” akşam ezanını okuyordu.

 

 

Adınız :
E-Mail Adresiniz :
Yorumunuz :
Güvenlik Kodu :    
   
Diğer Tufan BİLGİLİ Yazıları
Kaz
E-GAZETE