Yola Çıkış (İZDEN SIZAN -6) - Tufan BİLGİLİ

Yazdır
Paylaş

Eklenme Tarihi : 17 Nisan 2018, Salı 11:46:45

Uyurken yorganı çeken aynı yatakta yattığı kardeşinin uykusunu kaçırmamaya dikkat ederek, kardeşinin üzerini örterken yandaki döşekte yatan annesinin belli belirsiz kıpırdadığını sezdi…
Yola Çıkış  (İZDEN SIZAN -6)
Annesinin ‘kalk kızım neredeyse sabah ezanı okunacak’ diyerek saçlarını okşamasıyla gözlerini açtı.

Topuğuna kadar uzanan üçetek fistanı, yol yol mavi üstüne sarı, kırmızı, mor nakışlıydı.  Beline sardığı ipek gibi püskülleri dizden aşağı dökülen kuşağıyla ve başında kanarları üst üste altın görünümü verilmiş metalimsi cisimlerle döşeli fesi, fesin üstünde ipekli renk renk krepleri, fesin altından boyuna doğru inen kınalı saçlarıyla  yalvarırcasına seslenen annesine soran gözlerle baktı.

Sersem gibiydi. Neredeydi? Uyumuş muydu… Ne zaman, ne kadar? Bu gün yapacak çok önemli işi vardı? Neydi?.. Ne yapacaktı?

Öğretmen… Okul… Gitmek…Sinop… Deniz… Yolculuk!

***

Sinop… Deniz… Yolculuk!

Bu güzergah… Tarihe mal olmuş dünyaca ünlü birinin son yol güzerğahı olduğunu Çocuk nereden bilebilirdi?!

Bundan tam 540 yıl önce 1420’de Osmanlı Padişahı Mehmet Çelebi’nin şerrinden kaçmak için, Kastamonu civarının egemeni Candaroğlu Beyi İskender Bey’in himayesinde Sinop’a: Sinop’tan Kırım üzerinden Tataristan’a oradan Semerkant ve Buhara’ya gitmek durumunda kalan, Sinop’ta bindiği geminin kendisini Kırım yerine Eflak’a bıraktıktan sonra, Deliorman’a sığınmak zorunda kalan,  Deliorman’da Padişah’ın görevlendirdiği Elvan Ağa’nın baskınıyla yakalanıp idama mahkum edilen, Anadolu’nun acısını, feryadını dillendiren, adaletli bir yaşam için gereken zamanının anayasası sayılan ‘TASHİL’i kaleme alan, “mülkün Osmanlı’nın değil, Allah’ın yani herkesin: Yarin yanağından gayri tüm dünyanın, insanlığın ortak malı olduğu,”  gibi tehlikeli düşüncenin sahibi Şeyh Bedrettin’in (Dede Sultan) aynı yoldan geçtiğinin öğrenmesi için önünde daha yıllar vardı.

  ***

 

Gözlerini ovuştururken zihnini toparladı.

Bu gün yola çıkacaklardı. Önce Taşköprü, Sonra Boyabat ve Sinop…

Köylerinin kasabaya uzaklığı on kilometre kadardı. Kuru havalarda yaya gidiş elli, altmış dakika. Dönüş, rampa olduğundan bir buçuk saat.  Yukarı köylerden gelen kamyonlarla da yolculuk yapılırdı ya. O paraylaydı. Ya acil gidişte ya yaşlılarla yolculukta, ya da yükle köye dönüşte kullanılırdı kamyon. Boyabat’a öğlen postasıyla gideceklerinden aceleleri yoktu ve yayan ineceklerdi (Taş)Köprü’ye…

Kardeşini uyandırmadan usulca yataktan sıyrıldı, kalktı. Duvardaki kısık yanan beş numaralı gaz lambası odayı belli belirsiz aydınlatıyordu.  Babasını odanın köşesinde giyinirken gördü.Annesi kendi yataklarını kaldırıp kenara yığmıştı.  Çocuk yataktan kalkınca anne lambanın fitilini biraz daha çıkararak odanın daha aydınlanmasını sağladı. Çocuk, kapının dibindeki ibriği alıp dışarı  çıktı.

İki dakika sonra tekrar odadaydı. Islak yüzünü çatmada asılı olan havluyu alıp sildi. Dışarıdaki seher yeli ve yıkanan yüzü iyice kendine getirmişti çocuğu. Ocaktaki saç ayağının üzerinde kalayı yer yer dökülmüş, isten kararmış sahanda kaynayan sütün kokusu oraya yayılırken O da akşamdan hazırladığı yabanlık giysilerini odanın bir köşesine çömelerek giydi. Anası tabanında  bir metrelik çul kilim ve pösteki bulunan odanın duvarındaki yer sofrasını duvardaki çividen aldı. Aralarındaki açıklıktan aşağıdaki hayvanlar görülen  sofa tahtalarının üstündeki  pöstekinin üzerine ağaçtan yer sofrasını kurdu.Hava şimdi oldukça ağarmıştı. Kalktı çivideki gaz lambasının şişesinin üzeriden üfleyerek lambayı söndürdü.  Önce babası, babasının karşısına da çocuk oturdu. Kız kardeşi de uyanıp yanaşmıştı sofraya. Küçük kız kardeşi ile kundaktaki oğlan köşedeki yatakta uyuyorlardı. Peynir, inekyağı yumurta ve sütten oluşmuş zengin sofra hiç de canını çekmiyordu. Gözlerine bakan annesi ağlamaklı sesle:

-Ye kuzum uzun yola gidecan, acukusun. Hem bi da bunlaru nere bulup yiyecan. Deyince çocuk elindeki tahta kaşıkla sofradaki süte kaşık salladı. Bir kaşığı zor yuttu. Boğazı düğümlendi. Ağlayacakken babasının:

-Burakın şinci, değişiyle sofradan kalktı. Sofada kısık duran idare lambasını aldı. Koşarak iki katlı evlerinin merdiveninden indi. Alt kattaki ahıra koştu.  Kınalı’nın kapısı açtı. O’nun geldiğini gören kınalı kafasını çevirip baktı. Çocuktan göz yaşları boşaldı.

Kuşluğa değin inekleri kıra saldı. Aşağı Çay’ın yamacına kadar gitti. Bağlarına yukardan baktı. Oralarda geçen günleri düşündü. Ağladı. Darabalarla çevrili avlularına girdi. Avlunun köşesine diz çöküp oturdu. Zemin katı, taştan ahır olan ahşap evlerini, yanındaki ambarı diğer köşedeki samanlığı son kez görüyormuşçasına izledi. Yanında otlayan tavuklardan birini yakaladı , sevdi yüzüne sürdü,ağladı, bıraktı.

 Az sonra annesinin:

-Hadi kuzum buban gidiya, demesiyle elinin tersiyle yüzünü sildi. Merdivenlerden inen babasıyla kapıda karşılaştılar. Annesi arkalarından geliyordu. Küçük kız kardeşi de merdiven başından onları izliyordu. Koşarak merdivenleri çıktı. Kardeşini kucakladı. Kapının önüne çıktığında hava neredeyse ağarmıştı. Annesi elindeki tahta valizi babaya uzattı. Eğildi kızına olanca gücüyle sarıldı. Ağıda başlayacakken yine babanın:

-Burakın! Demesiyle kollar gevşedi. Baba valizi iple sırtına bağladı. Annesi çocuğun eline bir çıkın tutuşturdu.Baba kız önde, ana, küçük kızıyla arkada yola düştüler. Çeşmeyi, camiyi geçtiler şoşeden mezarlık yoluna saptılar. Kestirmeden gideceklerdi. Baba kız durdu. Peşlerinden gelen anne kızına bir kez daha sarıldı. Babanın:

-Tamam değişiyle ayrıldılar. Baba kız bayır aşağı giderken çömelip kalan anne küçük kızına sarılıp hıçkırıyordu.

 

Kasabaya girince doğruca Cuma Pazarı’ndaki garaja gittiler. Yazıhanelere yöneldiler. Kalkmakta olan minibüse ucu ucuna yetiştiler. Valizi arabanın üzerindeki bagaja bağlattıktan sonra son koltuğa, en köşeye baba kız oturduklarında derin bir oh çektiler.

Eğik burunlu aracın içi oldukça loştu. Basık camlardan henüz gün ışığı içerisini yeterince aydınlatamıyordu. Ancak parlak jilatinle kaplı koltukları kamyonun tahta oturaklarından sonra baba –kıza oldukça lüks geldi. Stabilize yolda sallanarak Hanönü’ne doğru giderken heyecandan, yorgunluktan, uykusuzluktan çocuğun gözleri bir açılıp bir kapanıyordu. Yarı aralık gözleriyle, başını usulca babasının omzuna yaslarken yolun sağındaki Hanönü dağlarının yamacında küçük sürüsünü otlatan, kendi yaşında olduğunu tahmin ettiği bir oğlan gördü. Aklına aynı sınıfta okudukları Osman ile birlikte ünlü Kastamonu türküsünün “Yaman olur Kastamonu uşağı; Yassıl dağlar yassıl Osman Efem geliyor” türküsünü mırıldanırken kendinden geçti…

 

 

Adınız :
E-Mail Adresiniz :
Yorumunuz :
Güvenlik Kodu :    
   
Diğer Tufan BİLGİLİ Yazıları
E-GAZETE