AYGÜN ( 1960’LAR SİNOP VE ÇOCUK) - Tufan BİLGİLİ

Yazdır
Paylaş

Eklenme Tarihi : 08 Mayıs 2017, Pazartesi 11:48:10

...
AYGÜN ( 1960’LAR SİNOP VE ÇOCUK)
Az önce artan rüzgarla deniz karışmış, dalgaları yalıya artık daha sert vuran denize aldırmadan arkadaşlarıyla suda oynamışlar, ancak; yarısı suda, yarısı dışarıda olan vücutları sert esen rüzgardan rahatsız olmuş, oyunu bırakıp ısınmak için koşarak kuma koşmuşlardı. İkindi üzeri kuma yüz üstü yatmış, boynunun altını kulaçlarıyla topladığı siyah kumla doldurup üzerine sol yanağını yatırmış, gözünü kapamış güneşin tadını çıkarıp ısınmaya çalışıyordu Çocuk. Üzerinden geçen uçağın sesi merakını çekse de boynunu kaldırıp uçağa bakmadı. Kumun üzerindeki sol yanağının kaldırmadan sağ gözünü hafif araladı. Gözüne dolan ışık sebebiyle tekrar gözünü kapatıp güneşin lezzetini almaya çabaladı. Üç dakika geçmeden uçak tekrar üzerinden geçti, gene keyfini bozmadı. İki dakika sonra bir kez daha yaklaşmakta olan uçağın sesini duyunca zıpladı.

Uçak sesine yabancı değildi Ak Liman’daki ‘Eşek’ hava alanına Amerikalıların pervaneli uçakları çok sık olmasa da gelir, gelen uçaklar kent üzerinde dolaşır, dolayısı ile Sinoplu onlarla çok ilgilenmezdi. Ancak hiçbir uçak da bu kadar alçaktan, bu kadar sık kentin üzerinde dolanmazdı…

Yattığı yerden zıpladığı kumun üstünde oturur pozisyonu aldı, sol eliyle göğsüne yapışan kumları temizlerken sağ elini kaşına siper edip, sesin geldiği yönde gözleriyle uçağı aramaya başladı.

***

Temmuz ayı tüm Karadeniz’in olduğu gibi Sinop’un yazının da en keyifli zamanıdır.   Sinoplu için denizin olmazsa olmazlarından biri de sandal ve sandal keyfidir. Tüm Karadeniz’in en büyük doğal limanı başka sahillerden çok daha kolay kayıkçılık yapmasına olanak sağlardı Sinopluya. O nedenden hemen herkesin teknesi olmasa da eşinin dostu aracılığı ile hemen tümü kayık sefasını sürerlerdi. Amerikan Radar üssünde görevli Amerikalı askerler de Sinoplunun bu kayık kültürüne uymuş, yelken sporu için ideal olan Sinop Limanından yelkenli teknelerle faydalanmayı daha çok tercih etmişlerdi.   

Bu amaçlarını da,  Derviş (Etyemez) Ustanın normal Karadeniz takalarına bir salma, bir direk ve iki yelken ekleyerek devşirdiği teknelerle, liman içinde keyif çatarak gerçekleştirirlerdi.

Halkının çoğunluğu demokrat olan Sinoplu Amerikan hükümetlerini onaylamasa da Amerikalı askerleri konuk olarak kabul eder, onların kentte kendileri gibi özgür gezip tozmalarına karışmaz onlarla arkadaşlık kurar, hatta onlara evlerini kiraya vererek kendilerindenmiş gibi davranırlardı.

Öğretmen İsmail, Hatice (Baş) çiftinin iki oğlundan küçüğü, delikanlılık çağındaki Aygün de  kendisine bir Amerikalıyı arkadaş seçmiş, bir yandan Amerikalıya ev sahipliği yaparken diğer yandan da İngilizcesini geliştiriyordu.

O gün yine yazın güzel günlerinden biriydi. Güneş tam tepede ışıklarını atlas mavisi denizin üzerine boşaltıyor, 6-7 nat (mil) hızla esen rüzgarın oluşturduğu dalgaların üzerine vuran ışıkları  denize yukarıdan bakan insanların gözlerini alıyordu.

Aygün aynı zamanda bir yelkenlinin de sahibi olan Amerikalı arkadaşıyla üfül üfül esen rüzgardan, bu güzel yelken havasından yararlanmak için sahildeki teknelerin demirli bulunduğu  Derviş Usta’nın mağazasının önüne geldiler.  On yedi yaşına henüz basmış ancak daha yapılı duran  Aygün, pantolonunu çıkarttı. Pantolonunun altındaki slip mayosunun kıvrık paçasından beyaz teni görünüyor, güneşten esmerleşmiş bacaklarıyla bu durum tezat teşkil ediyordu. Mayosunun paçasını düzelti. Bronzlaşmış sırım gibi vücudu kusursuz görünüm almıştı. Çıkarttığı pantolonunu eşyalarını getirdiği sepete koydu. Derviş Usta’nın denizde demirli teknelere ulaşmak için imal ettiği, sudan 30 santimetre yükseklikte bir metre boyundaki ‘hamsi’ isimli tekneciğini bir hamlede denize saldı. İçine atladı. Küçücük kürekleri taktı. Küreklere asılıp yaklaşık yirmi metre uzaktaki, beş buçuk metre boyundaki takadan bozma 2 (Numara) isimli, süt beyazı boyalı yelkenliye çıktı. Hamsiyi yelkenlinin kıçına bağladı. Teknenin başındaki karamursal demirini çözüp denize bıraktı.

Yelkenlinin küreklerini takıp iskeleye getirdi. Hamsiyi teknenin kıçından çözüp iskeleye gelmiş olan Derviş Ustaya verdiler. Kumanyaları ve elbiselerinin bulunduğu çantayı da tekneye attılar. Kendileri de binince Aygün önce ana yelkeni basarken Amerikalı da yelkeni direğe bağlayan halkaları, yelkenin kolay çekilmesi için elliyordu (düzeltiyordu).  Ana yelkenden sonra floğu (Cenova yelkeni)da basarken sabah ninni gibi esen Karayel artmaya başlamış, yelkenler durdukları yerde şakırdar olmuştu. Bu hazırlıklara tanık olan Deniz Kulübü önünden, denizde antrenman yapan optimiscilerini gözleyen optimist hocası Hızır (Tarakçı)  Aygün’e havanın geleceğini, fazla açılmamalarını, rüzgar üstüne, Bahçeler, Mobil tarafına seyretmelerini tembihliyordu. Aynı açıklamayı bu kez Amerikalıya da tarzanca yaptı. Amerikalı anladım dercesine başını sallayıp ‘okey’ dedi. 2 (Numara’dakiler) hazır olunca iskeledeki Hızır Hoca teknenin iskeleye bağlı baş palamarını çözdü. Halatı tekneye attı. Floktaki Aygün önce floğun ıskotasının boşunu aldı, Sonra Amerikalı ana yelkene asıldı. Tekne iskelesine hafif yatarak ileri atıldı. Aygün Amerikalıya ilerideki molozları göstererek tekneyi biraz daha sancağa almasını söyledi. Tekne molozları geçti. İki gencin biraz daha kastığı ıskotalarla tekne daha da yattı. Hızla antreman yapan optimistlerin arasından geçti. İki optimist peşlerine takıldı. Hızır hoca’nın düdüğü ile optimistler takibi bıraktılar. 2’nin Pruvası Büyük İskeleyi tutunca Aygün trapeze kalktı.  Şimdi keyif zamanıydı.

Aradan geçen bir, bir buçuk saat sonra Ak Liman üstündeki kara bulutlar biraz daha yere yaklaştı. Rüzgar biraz daha serin ve artan hızla çoğalmaya devam etti. Kulübün balkonundan öğrencilerini izleyen Hızır Hoca beklediği havanın gelmekte olduğunu anlayınca telaş ile iskeleye indi. Düdüğünü hızla üfledi. Kütüphane park arasında antrenman yapan öğrenciler hocalarının çağrısına uyarak kısa sürede iskeleye geldiler. Hoca:’Havanın daha da eseceğini, denizdeki  çalışmanın bittiğini, teknelerin kulübün altındaki mağazaya alınıp, malzemelerin yerleştirilmesini’ söyleyince; denizdeki sekiz optimist sıra ile kulübün altındaki kapısına deniz ulaşan mağazaya çekildi. Optimistlerin yerleşmesi tamamlanınca ders teorik olarak mağazanın bir üst katında kulübün salonunda devam ederken, rüzgar hızını artırmış, kulübün duvarlarına vuran dalgalar balkona ulaşmaya başlamıştı.

Güneş tepeden batıya doğru yatarken Keçi Başındaki Dalyanlarda kefal avlayan Dangaz Kardeşler yaz günü olmasına rağmen gittikçe hızını artıran rüzgarın tesiriyle üşüdüler. ‘Ne yapalım der gibi birbirlerine baktılar. Hikmet gidelim der gibi bakınca kardeşi dalyanın ağını toplamak amacıyla denize bıraktı. Bu arada yaklaşık bir mil açıklarından Karakum’a seyreden yelkenliği gören Hikmet: ‘Bu havada, şaşırmışlar!’ diye söylendi.

Hızır hocanın aklına birden ‘2 Numara’ geldi. Balkona çıktı  hilal şeklindeki limanı gözleriyle; Kütüphane, iskele, Bahçeler, Mobil, Ortaköy Altı sıra ile taradı. Denizde tekneyi göremeyince içine kuşku düştü. O günlerde Sinop’un en meşhur plajı olan ve batı-karayel rüzgarını en az alan Öztürkler plajına sığınmış olabileceklerini düşünüp, kentteki sınırlı sayıdaki telefonlardan birine sahip kulübün telefonuna koştu. Manyotolu telefonun kolunu çevirdi. Posta hanedeki santrale bağlı telefona çıkan sekretere Öztürkler Plajını bağlamasın söyledi. Yaklaşık iki dakika sonra Plajın sahibi Sünnetçi İsmail telefonun öteki ucundan plajda yelkenli olmadığını, çevrede de tekne görünmediğini söyledi…

Dersliğe dönen Hızır Hoca öğrencilerini paydos etti. Kendisini ziyarete gelen en yakın arkadaşı Akın’a (Alpar) durumu anlatınca iki delikanlı tekneyi aramaya karar verdiler. Deniz Kulübünün yaklaşık iki yüz metre batısında Abbas Usta’nın mağazasının önünde demirli Amerikalılara ait sürat teknelerinin olduğunu biliyorlardı. Oraya gidip tekne sorumlusu Amerikalıya durumu Türkçe bilen eşi sayesinde kolaylıkla anlatılar. Oluru alınca iki sürat teknesinden birine atlayıp, gaza yüklendiler. 75 beygirlik makine yaklaşık üç metrelik fiber teknenin kafasını kaldırdı. Dalgaların üzerinde sıçrayarak rüzgar üstüne doğru yollanırken, çarpan dalgaların serpintileri teknedeki iki delikanlının suratlarına vuruyor, onlar ise dikkatlerini denizi taramaya vermiş hiç etkilemeden gaz basıyorlardı.

 Önce rüzgarı az alan liman kısmını Orta Köy’e kadar taradılar. Dönüp Ada önüne yollandılar. Rüzgar ve dalga şimdi arkalarından geliyor, tekne daha hızlı seyretmesine rağmen içindekileri isletmiyordu. Yuların Başına kadar gitmelerine rağmen hiç bir ize rastlamadılar. Hızır Hoca’ların, Ada başından Gerze ilçesini rota yapıp Gerze’ye kadar açık denizi taramalarına rağmen elleri hala boştu. Yakıtı biten teknelerine benzini Gerze’den alıp Sinop’a yöneldiklerinde Denizin üzerinde bir uçağın da aramaya katılığını gördüler. Uçak sürat teknesinin üzerinden uçarken birden pike yapıp alçaldı. Döndü, tekrar aynı yere pike yapınca botun dümenindeki Hızır Hoca bunun işaret olduğunu anlayıp uçağın pike yaptığı yere dümeni kırdı. Oraya ulaştıklarında denizden 2 ’nin dümenini ve farşını bulup tekneye aldılar. Ancak etrafta tekne yoktu. Çevreyi uçakla birlikte birkaç kez harmanladılar. Güneş Ak Liman üzerine doğru eğilip kızıllığını deniz üzerine yayarken önce uçuk sonra bottakiler limana yöneldiler.

Şimdi iki saat öncesine kadar kıyamet koparmakta olan rüzgar hırsını almışçasına sakinlemiş, dalgaların uçlarındaki köpükler kaybolup, çaparadaki umudunu yitiren balık gibi sakin botun karinasına çarpıyordu. Olayı neredeyse tüm Sinop duymuş,  tekneleriyle aramaya çıkan balıkçılar bota, bottakiler balıkçılara, bir umutla, soran gözlerle bakıyor, birbirlerine gençleri bulamadıklarını söyleyemiyorlardı.

Sahillerde denizden haber bekleyen Sinopluysa  hem heyecan ve umutla, hem çaresizlikten, Deniz Kulübüyle Kütüphane arasında bir o yana bir bu yana otura kalka gidip geliyor, her tekneye yalvaran gözlerle bakan Aygün’ün annesi Hatice Öğretmen ile babası İsmail öğretmene o karmaşık duygulardan yalnızca umudu aşılamaya çalışan tanıdıkların beklentileri bile her saat azalıyordu. Ancak Aygün’den bir yaş büyük ağabeyi Aydın, üç buçuk yaş büyük ablası Ayten İle öğretmen karıkocadan ibaret ailenin umutları eksilmeden devam ediyordu.

Tam o sırada Sinop’tan binlerce kilometre uzakta bir Amerikalı annenin yüreğine aniden bir yangı düşüyor, anne buna bir anlam veremiyordu.Bu yangının sebebini ertesi gün gelen telgraftan öğrenen anne, ancak o zaman önceki günkü yüreğine düşen yangıyı anlamlandırabiliyordu…

Olaydan yaklaşık bir hafta sonra Karadeniz’de seyreden ‘Nebil’ adlı ticaret gemisi Samsun açıklarında yolcuları olmaksızın ‘2’yi (numarayı) bulup güvertesine alacak, Sinop’a getirecekti. Tekneye çiviyle kazınmış olan işaretlerden ‘kazazedelerin uçağı gördükleri, ancak uçağın onları göremediklerini’ anlayanların yürek yaraları daha bir başka kanayacaktı.

(*)Öykünün ayrıntıları için Hızır Tarakçı’dan faydalanılmıştır.

 

Adınız :
E-Mail Adresiniz :
Yorumunuz :
Güvenlik Kodu :    
   
Diğer Tufan BİLGİLİ Yazıları
E-GAZETE