BEYNİMİN RADARI ATMIŞKEN.. - TUFAN BİLGİLİ

Yazdır
Paylaş

Eklenme Tarihi : 21 Eylül 2019, Cumartesi 12:28:17

BEYNİMİN RADARI ATMIŞKEN..
   Yıl 1990..
  Berber Coşkun Atılgan abimin  koltuğunda oturuyorum. Coşkun abi; saçlarımı “ kırkarken” , yan koltukta tıraş olan   Cemil isimli arkadaş, bir yandan da beni sorguya çekiyor;
-Levent, sen sağlıkta çalışiysin, değil mi?
-Evet..
-Sorması ayıp olmasın, ne kadar maaş alıysin?
     Söylüyorum, gülüyor;
-Desene benim   ladarda(!)  bir haftada aldığımı, sen bir ayda alıyorsun.
     “ Ladar “dediği  radar..Yani bir başka deyişle Türk-Amerikan ortak savunma tesisleri..Orada işçi olarak çalışıyor Cemil..
            Haklı Cemil..Cemil’in babası da  onu, benimle aynı  okula, Cumhuriyet ilkokuluna göndermişti daha önce. Hiç unutmam, Kabukçu’nun kamyonunun Çukurbağından denize uçtuğu gün, bu kötü haberi, şu anki Meydankapı muhtarı Hasan Koyuncu’dan okul kapısında aldığımız an, Cemil”in babası, başöğretmenimiz Kazım Erdem’e(Allah rahmet eylesin)) yalvarıyordu;
     -Okumayacak Hocam, hiç olmazsa ilk mektep şadetnamesini (diplomasını) verin..
           Sonuçta, son bir şans tanıyıp sınava aldılar, cevabını önceden ezberlettikleri;
  -Türkiye’nin başşehri neresidir?..sorusuna bile; “Moskova” yanıtı vermesine rağmen şadetnameyi yani diplomasını verdiler.
   İşte  Cemil’le berber koltuğundaki bu muhabettimizin üzerinden bir süre geçti, Sinop’ta,  şehre bomba gibi bir haber düştü;
-Radar kapanıyormuş..
           Doğruydu. Çünki; Sovyetler Birliği çatırdamış, artık Karadeniz’in en kuzeyindeki Sinop’tan ;  Amerikalıların  gözüyle  Rusların dikizlenmesine  gerek kalmamıştı.
       Oysa radar..Oysa gözünü sevdiğim Türk-Amerikan Ortak savunma tesisleri Sinop Üssü…Sinop’un kaderinde önemli bir yere oturmuştu..
                  1950”li yılların ikinci yarısında gelip kent merkezinin en yüksek yerini, kendilerine göre düzenlemiş, adeta kent içinde kent oluşturmuş, radarlarını kurmuşlardı…Yetmezmiş gibi, şehrin 10 kilometre dışında, daha çok nakliye amaçlı havaalanlarını inşa etmiş, inşaat sırasında ölen ve havaalanı sınırları içinde gömülen bir eşek yüzünden, havaalanının  adını da “ Eşşek havaalanı” yapmışlardı.
                   Sinop’ta küçücük bir Amerika yaratmışlardı adeta..1.000”e  yakın  rütbeli-rütbesiz askerleriyle, bir  o kadar Türk işçisiyle Sinop içinde ikinci  bir Sinop”tu   radar..
                  Sinop belediyesine su ücretini     ve  çalıştırdıkları işçilere maaşlarını  dolar olarak ödüyorlardı..(Şimdi merak ediyorum da, belediyenin dolar olarak aldığı para ; iyi  para mıydı o zamanlar?)
          İşçi maaşlarına gelince…Berberimizin yan  koltuğunda oturan, tıraş olurken maaşımı soruşturan Cemil arkadaşım sonuna kadar haklıydı. İlkokul mezunu Cemil, lise mezunu   bir devlet  memuru maaşının en az 2-3  katını alıyordu.
    Ve o yıllarda, Amerikalı subay-astsubay ve erler, şehir içinde kiraladığı  evlerde kalabiliyorlardı.. Hatta , hiç unutmam, radarda çalışan  bir arkadaşım;
          -Yahu ,   bu Amerikalı Askerler,  bi manyak,  bi   manyak,  aklın almaz..Yaaa   onbaşı, mesaiden sonra ayağını masasının üzerine uzatıyor, birasını yudumluyor,içeri albay bile girse ayağını masadan indirmiyor.. diyordu ve biz de;
-Hadi be, yalanını sevsinler… diyorduk..
     O günlerde, Sinop”taki kiralık evlerin pencerelerine “ FOR RENT” yazan kağıtlar asılıyordu…éYabancılar için”..demekmiş meğer kiralık evler..Eeee,dolar veriyordu Amerikalılar..
     Türkiye’de doların yeşil rengi,  yasal olarak Turgut Özal döneminde bilinmeye   başlansa da,  biz yasadışı olarak  daha önceden  doları tanıyorduk. Sinop’ta yarı serbestlik; sigara ve kot pantolon konusunda da aynıydı.
     Vatandaş,  içinde  tütünden çok ağaç olan o dönemin Samsun-Maltepe sigaraları  yerine Marlboro sigarası içiyor, çorap içinde gezdiriyor, ABD malı kot pantolonlarını da kıçından esirgemiyordu..
Başta ayakkabı boyacısı kardeşlerimiz olmak üzere esnaflarımızın bir bölümü de  Amerikan İngilizcesini “ sökütmüştü.”
    Hafta sonları Amerikalı askerler, şehir içinde eşek kiralıyor,  eşek turları yapıyor, Teksas bozkırlarına özlemlerini gideriyorlardı.
    Çok yıllar sonra , Almanya”da çalışan işçilerimizin getirdiği kocaman teyplerle biz daha önce tanışmış, plajlarda, o kocaman teyplerden yabancı müzik dinlemeye mecbur bırakılmıştık.
    Çok iyi biliyorduk ve tecrübeyle sabitti ki; Amerika”lılarla kavga etsek, suçlu biz oluyor, karakollarda tutuluyorduk. Eski tip “babacan polis memuru” amcalarımızın;
-Evlat !..Uymayın bu gavurlara. Sizi adliyeye göndersek, Türkiye’nin bunları yargılama  yetkisi yok..Hadi uslu uslu evinize gidin..nasihatıyla evlerimize  gönderiliyorduk.
      O kadar acı olaylarla da karşılaştık ki, Amerikalıların arabaları altında kalıp kolunu, bacağını yitiren arkadaşlarımız oluyor ama  kaza yapanların  hiçbiri yargılanmıyordu…Amerikalıların vicdanlarını  rahatlatmak için dolarlarla ve oyuncaklarla kandırdıkları  kazazedelerimiz de vardı..
   Hiç unutmam, şu anki valilik binasının yerinde   bulunan spor sahasında top oynuyoruz. Ortaokul öğrencisiyim daha…Bir haber geldi;
  -Yan tarafta, adliye merdivenlerinde Amerikalılar şarap içiyor...diye..
        İçimizden bazıları; milli  damarlarımızı kabarttı;
-Gidip dövelim anasını satiym..dedik ve gittik..Gittik, gitmesine de biz 13-14 yaşlarında  3-5  çocuğuz, karşımızda siyah, sarışın, beyazlardan oluşan 10 kişilik bir ABD asker grubu var. Sarhoş sarhoş, ağız dolusu gülüyorlar bize…Yine de erkekliğe leke sürdürmeyip diklenince; şu anki noterin karşısında bulunan polis karakoluna götürülmüş, o dönemin ünlü futbol hakemi, polis memuru Selahattin amcanın araya girmesiyle salınmıştık.
    Oysa laf aramızda ne Amerikalılara dayak atmış, ne dayak yemiş, sadece biz Türkçe küfür etmiş, onlar Amerikanca gülmüşlerdi.. Haklıydı Selahattin Amca; ikili anlaşmalar gereği, onların bağımsız Türkiye Cumhuriyetinde yargılanmaları  mümkün  değildi.
     İçimi en çok acıtan olaylardan biri de,her yıl şubat ayında, itfaiye karşısı-Şehitlik önünde biz Türkleri cemselere doldurur, radara çıkarır, kiliseyi, lokantayı, pastaneyi gezdirir, kış günü dondurma ikram ederlerdi. Bugün utansam da gitmişliğim var, çocuktuk çünki ve cemselerde yani askeri  ABD  kamyonlarında çocuklardan çok büyükler olurdu o zamanlar..
       Şehrin çöpleri,Meydaneteği”nden, Çukurbağı”ndan denize  dökülürken Amerikalılar  çöplerini, havaalanı ilerisinde, Martı Tatil köyü karşısındaki  yeşil alana  dökerler, bizimkiler de çöpler arasında işe yarar malzemeler ararlardı..
    Ve itfaiye..
     Gözünü sevdiğim Sinop’umuzda; her yılbaşı akşamı mutlaka kar yağar ve her yılbaşı akşamı mutlaka yangın çıkardı. Her defasında taka itfaiye aracımız, yangın söndükten sonra   yangın yerine  ulaşırdı. Yangın büyükse, bizim itfaiye söndürmekte zorlanıyorsa,  izleyen kalabalık arasından biri yüksek sesle bağırırdı;
-Merak etmeyin, radar itfaiyesine haber vermişler,gelir şimdi..
       Ve gerçekten de bir süre sonra değişik siren sesleriyle, önde   üstü açık  askeri jeep,  arkada  radar itfaiyesi gelir,araçtan inen Amerikalıların işçileri  ( bizim vatandaşlarımız, ağabeylerimiz, amcalarımız, ) sistemli bir çalışmayla yangını  söndürür, alkışı alır, bizim belediyenin itfaiyecileri de bir köşede alkışsız, gariban bir şekilde kalırdı..Bizim itfaiyecilerin 100  TL, radar  itfaiyecilerinin 200-300 TL aldıkları konuşulmaz hatta  onlar yanmaz giysilerle yangına müdahale ederken bizimkiler keten pantolonla kendilerini tehlikeye atarlardı.
      Tabii radar işçilerinin bu yüksek ücretleri almalarında, o dönemdeki namuslu sendikacıların yiğitçe mücadeleleri önemliydi..Onlardan birincisi Selahattin Gökdağ”dı. .Nejat Eren ve Hüseyin Keskin de şu anda aklıma ilk gelen ve  başarılı  sendikacı olarak aklımda kalanlar..
       Konuya dönersek; radar deyince Amerikalıların Sinop”a katkılarını da unutmamak gerekir.. Bildiğim kadarıyla Bektaşağa köyümüze bir ilkokul yapmışlardı.Ya da onarmışlardı..
      Amerikalı askerlere kız verip akraba olmuşluğumuz da vardı Sinoplular olarak..Ama hiç gelin aldığımızı hatırlamıyorum mesela..
     Gelelim hikayenin sonuna..Radar kapandı.Hikayenin başında değindiğim Cemil arkadaşımızın ve işçilerimizin dolar olarak aldıkları maaş bitti..Ancak; iyi paralar kazandıkları için yine de onlar , bizim memurlarımızdan ve işçilerimizden şanslıydı..
           Amerikalılar gittiler;
Giderken;   asbestli malzemelerini, bilumum zehirlerini; radarın bilmem kaç yüz metre derinine gömdüğü bile söylendi. Yıllar sonra konuyu incelemeye gelen bir TV ekibinin,  dayak yemekten beter edildiklerine bizzat  tanığım..Çünki,çevre sağlığında çalıştığım için benimle de görüşmüşlerdi..
        Şimdi radar yok..
         Düşünüyorum da;
       Ne  gelmeleri iyi olmuştu, ne de gitmeleri..
        Ne diyelim;
     Vatan sağolsun..
                                            Levent BEKTAŞ

 

 

 

 

Adınız :
E-Mail Adresiniz :
Yorumunuz :
Güvenlik Kodu :    
   
Diğer TUFAN BİLGİLİ Yazıları
E-GAZETE