Karadeniz’deki Son Foklar (*) Deli Enver - Tufan BİLGİLİ

Yazdır
Paylaş

Eklenme Tarihi : 09 Ekim 2018, Salı 12:48:57

Altı metrelik Latin yelkenli tekne volta atarak Keçi Başı’na kadar ulaştığında karayel iyice sertlemiş, salmasız tekne hedeften (rüzgar üstünden) çok , hedef dışına sürüklenmeye başlamıştı. Teknedeki delikanlılardan büyük olanı maviye çalan gözlerini batıya dikti, gittikçe kararan havayı görüp diğerine:
Karadeniz’deki Son Foklar (*) Deli Enver
-Enver yelkeni indir! Kürekle gideceğiz.

Enver yelkeni indirdi. Küpeştenin kenarına yığdı. Enver:

-             Bayram ağabey öndeki küreklene sen geç, deyince yelkenle seyrederken dümendeki Bayram, öndeki ıskamrozlara kürekleri takarken, Enver de arkadaki kürekleri hazırlamıştı. İki delikanlı artan rüzgardan-dalgadan teknelerini korumak için tekneyi daha yalıya yönelttiler. Dimi Deresi’ne doğru küreklere asıldılar. Genç adaleleri küreklere abandıkça ıskamrozlar gıcırdıyor, küreğe her asılışlarında tekne ileriye doğru fırlarken bodoslamadan vuran dalga ile rüzgar da tekneyi bir miktar geriye itiyordu. On beş dakika kürek çekmelerine rağmen Gazhane İskelesine zor ulaşmışlar, Varoş Mahallesi’nin yalı evleri ve Tekel Tütün Depoları ancak gözükür olmuştu. Normal havada bu kadar kürekle Gümrük İskelesi’ne varırlardı ya… Bu gün hava sertti.  Erkekler Denizi’ndeki ve Tekel Ambarlarının önündeki molozları hesap eden Bayram, Enver’e:

               -Biraz sancağa, komutunu vererek tekneyi yalıdan biraz açtı. Dolayısıyla da daha sert havaya karşı, kürek çekmeye devam ettiler. Yarım saat sonra Gümrük İskelesine vardıklarında o kadar sert Kasım rüzgarına rağmen iki delikanlının da sırtlarındaki ter gömleklerinden çıkmıştı.

Enver uzun boyuyla tekne tam yanaşmadan, ip elinde sıçrayıp iskeleye çıktı. Palamarı iskeleye bağlayıp :

-Ağabey ben gidiyorum, diyerek uzun boyuyla parktaki kule yönüne doğru acele iskeleden ayrılırken, Bayram peşinden:

-Enver çok eylenme, Mehmet emicem (baban) pizi pekleyü, çabuk gel! Diye peşinden bağırıyordu.

 

***


 

17 ocak 1915’de ulusumuz için felaketle sonuçlanan Sarıkamış Taarruzundan sonra   Türklerin Çanakkale Cephesinden boşanan birliklerini doğuya kaydırılacağını sezinleyen  Ruslar pozisyonlarını güçlendirmek için Erzurum, Erzincan, Bayburt, Van ve Muş’u işgal ederler.   En nihayet 1916’nın ilk baharında da Trabzon’ kapılarına dayandılar. Kenti savunacak gücü olmayan Trabzon valisi Cemal Azmi Bey kenti üç Rum’dan oluşan heyete teslim ettiğini Rus komutana bildirip hükümete ait evrakı kayıklarla Ordu ilçesine taşıdı.

Ordusuz , hükümetsiz, askersiz, silahsız, çaresiz kalan sivil halktan gücü yeteni, Ruslar Trabzon’a ulaşmadan, Rus ordusunun önünden batıya doğru evlerini , yurtlarını bırakarak kaçarlar.

Bu büyük muhacir kafilelerinden biri de Kıroğlu ailesi ve birlikte yola çıktıkları bir komşularıdır. İki aile de diğer muhacirlerin çoğu gibi kış şartlarında kayıklarla; yelkenle, kürekle yol alıp rüzgarla, dalgayla, denizle mücadele edip, ayları bulan meşakkatli yolculuktan sonra Sinop’a ulaştılar. Ancak onlardan önce de Doğu Karadeniz’den onlarca aile düşmandan kaçarak Sinop’a gelmiş, Sinop’a gelen muhacirler artık Sinopluya yük olmaya başlamıştı. Böyle bir iklimde Sinop’a ulaşan Kıroğlu ailesini,  o zamana kadar göçlerden bunalmış  Sinop’un ileri gelenleri kente kabul etmeyince çaresiz kalan iki aile yarımadayı dolaşıp daha batıya gitmeyi göze alamadıklarından kale surlarının dışında, Ada Başında, Karakum mevkiine yerleşmek durumunda kalırlar.

Geçinmek?!

Bildikleri tek şey balıkçılıktır. Onlar da Ada Başına dalyan kurarak yaşamlarını sürdürmeye başlarlar. Mevsimine göre türlü balıkları dalyanda tutarlar. Tuttukları balıkları Sinop’a götürüp, satar ihtiyaçlarını giderirler. Bir müddet sonra dalyanda tuttukları balıkların aniden hatırı sayılır biçimde artar. Dikkatli bir takipten sonra dalyanlarına giren balıkların artmasına iki fok balığının neden olduğunu anlarlar. İki fok balığı açıktan geçen balık sürülerini dalyana doğru sürerek avladıkları  balıkların artmasına neden olduğunu gören Kıroğlu erkekleri her av sonunda  foklara tuttukları balıklardan verir olurlar. Böylece foklarla aralarında hem ortaklık, hem dostluk başlar.

Bu karlı ortaklık epey sürer. Hatta bu foklar bir keresinde kütüphanenin önünde dalyan kuran Dangazların dalyanına da büyük bir balık sürüsünü taşımış, dalyanındaki  bu kadar çok balığı gören Dangazın Osman dalyandan yalıya doğru:

- Zembil getirin zembil, zembil yoksa mendil getirin mendil! (Balıkların bohça şeklinde sarılıp taşındığı büyük bez.) Diye bağırması Sinop’ta, (Tershane’de) uzun zaman dillere pelesenk olmuştu.

***

 

               Limanın batısında Ada Başı’na yaklaşık dört mil uzakta, Bahçeler Mevkiinde yalıya yaklaşık on beş metre uzakta denizin hemen üstünde üç tane kayacık vardır.  Kasım yağmurlarından sonra güneşin açtığı sıcak bir pastırma yazı günü, foklar bu taşlardan birinin üzerine çıkıp deniz kızlarını andırır biçimde keyifle güneşlenirken,  sahilde elinde tüfekle gezmekte olan Orman İşletme Müdürü bunları görür.  Foklara nişan alıp ateş eder. Foklardan biri ölür. Diğeri kayadan sıyrılıp denize dalar, kaybolur.Kayanın üzerinde kalan ölü fok da az sonra dalgalarla denize düşer, Karadeniz’in sularına karışır.

Ertesi gün Orman müdürü yaptığı bu başarılı(!) avı Şehir Kulübünde anlatır. Bu kahramanlık öyküsü Kıroğlular’dan dalyancı Enver’in de kulağına ulaşır.

Çocuğu gibi sevdiği, elleriyle beslediği, ekmeğini kazanmasına yardımcı fokun, müdür tarafından tüfekle vurulduğunu öğrenen Enver, durumu öğrendiğinin  ertesi günü babası Mehmet’in:

-Oğlum hava sertleyecek, bu gün Sinop’a gitmeyin, demesine rağmen babasını razı etmiş amcaoğlu Bayram’la , kuşluk vakti Gümrük İskelesine çıkmıştı.

Bayram ağabeyinin ‘emicem pekleyü, çabuk dön” lafını işitmesine rağmen duymadı. Başında yünden balıkçı fesi, sırtında kasıklarına kadar inen siyah kaşmirden bahriyeli gocuğu, ayağında İngiliz pantolonu ve  sarı lastik çizmeleri ile bıyığı henüz terlemiş, 17 yaşındaki, uzun boylu sarışın delikanlı dalgaların surlarının dibine vurduğu Park ile İskele arasındaki yüksekliği yirmi metreyi bulan kulenin kenarından dalganın çekildiği an fırlayarak park tarafına geçti. Kalenin surları Karayel rüzgarını kestiğinden bir an rüzgarın dindiğini sandı. Ancak doğu yönündeki   yalıdaki eski Rus Konsolosluğunun önündeki yüksek molozlarda köpüren dalgaları görünce yanıldığını anladı.

-Olsun giderken rüzgar arkamızdan esecek. Pupa yelken çabuk varırız eve, diye düşünerek avundu. Gökte parça parça siyah bulutlar hızla doğuya doğru kayarken güneşin ölgün ışıkları  bulutların arasından yer yer kendini gösteriyor, güneşle anlık ısınan yer yüzü bulutların gölgesiyle eski serinliğine bürünüyordu. Enver, yaprakları dökülmekte olan çınarların yanından, kaşmir gocuğuna ara ara vuran güneş ışıkları altında Şehir Kulübü’nün yolunu tuttu.

Taş merdivenleri hızla tırmandı. Önce ana kapıyı, peşinden salonun kapısını açarak salona girdi. İki masada oyun vardı. Etrafı gözleyen Enver aradığını bulamamanın hayal kırıklığı ile duraksadı. Aniden salonun sağında, kapısı kapalı locayı gördü. Salonda prafa oynayan Belediye  Başkanı Ali Aşkar (Ersoy) Bey , Eczacı Macit (Tekanlp) Bey  ve sorgu hakimi Ali Ulvi (Aksoy) Beylerin masasının yanından geçip, locanın kapısını açtı. İçeride büyük masanın etrafında hem elli bir oynayan, hem ağır ağır demlenen Şevket Şekeroğlu,  Öğretmen Şemşettin Sami Kubilay, encümen azası Şükrü Dizdaroğlu, Abdullah Batur, Lütfi Konukçu’ları seyreden Orman İşletme Müdürünü gördü.  Yanına gitti:

-O büyük avcı sen misun?

Bir an şaşıran, ayağa kalkmaya çalışan müdür ne diyeceğini bilmeden bocalarken Enver’in kafa darbesiyle ayağa kalkamadan tekrar sandalyeye oturur. O zamana kadar oyunun heyecanından Enver’i fark etmeyen kulüptekiler ne olduğunu anlayamanın şaşkınlığındayken Enver müdürü tekme tokat döverek yere düşürür. Kulübündekilerin müdahalelerine rağmen, yarı delirmiş vaziyette müdürü evire çevire döver.  Masa yıkılır, loca dağılır. Sonunda Enver zorla da olsa dışarı çıkarılır. O günden sonra Kıroğlu Enver’in lakabı ‘Deli Enver’ kalır.

 Diğer fok ise günler sonra tekrar dalyana gelir. Ancak hayata küsmüştür. Dalyana balık sürmediği gibi kendisine Kıroğlu’ların verdikleri balıkları da yemez. Dalyanın çevresinde sakince mahzun şekilde yüzer. Nihayet bir hafta sonra da cansız vücudu  kumlara yaslı bulunur. Böylece Kıroğlu’ların bereketli balık avları da sona erer. 

Aradan geçen kısa bir süre sonra da Sinop denizlerinde hiç fok görülmez olur.

Epeydir Sinoplu çocuklar foku artık kitaplardan, televizyonlardan ve efsanelerden biliyorlar.

 

(*) Öykünün çatısı: Hasan Hüseyin Özyılmaz

 

Adınız :
E-Mail Adresiniz :
Yorumunuz :
Güvenlik Kodu :    
   
Diğer Tufan BİLGİLİ Yazıları
E-GAZETE