(KIZAK KAYMAK VE 6. FİLO-(1) - 1960’LAR SİNOP VE ÇOCUK - Tufan BİLGİLİ

Yazdır
Paylaş

Eklenme Tarihi : 18 Ocak 2017, Çarşamba 10:49:14

Sıcak kuma yüz üstü yatmış, güneş sırtını yakarken, dalga ile ayaklarına ulaşıp sıcak keyfini bozan denizden ayaklarını korumak için arada ayaklarını göğsüne doğru çekiyordu. Bir ara annesinin adını çağırarak saçlarını okşadığını duydu. Nasıl olurdu? Annesi hiç denize-plaja- gelmezdi ki…
(KIZAK KAYMAK VE 6. FİLO-(1) - 1960’LAR SİNOP VE ÇOCUK
O zaman onu çağıran annesi olamazdı. Keyfinin bozulmasına müsaade etmeyecekti. Sıcağı ta içinde hissederek gözlerini daha bir keyifle sıktı. Ancak onu çağıran ses yine tekrarlandı. Evet. Bu annesinin sesiydi!

Birden kendisine geldi. Akşamdan sözleştikleri gibi annesi onu uyandırmaya gelmişti.

Ve:“Oğlum hadi kalk. Nerede ise ezan okunur.”Diyordu.

 

Gözünü hızla açtı. Kafasını biran yorgandan kaldırınca buz gibi hava yüzünü acıttı. Hemen kafasını yorganın içine. birlikte yatığı kendisinden altı yaş küçük kardeşi Nihat’ın -akşamdan ısıtmak için ‘hohladığı’- sırtına yasladı. Biraz durdu…Beklemenin faydası olmazdı. Ardından yorgandan sıyrıldı. Kardeşinin üzerinden aşıp, karyoladan indi. Karyolanın yanındaki perdesi açık, sürgülü camdan dışarıya bakınca bembeyaz kar ile kaplı bahçelerini gündüzmüş gibi gördü. Hemen yandaki tek kişilik karyoladaki kız kardeşi Ayşe, Çocukla annesinin çıkardıkları seslere uyku arasında bir iki mırıldandı. Arkasını dönüp yorganı kafasına çekti.

Annesi elindeki gaz lambası ile kız kardeşinin döndüğü taraftaki yatağa bitişik pencerenin kenarındaki karı gördü. Karayel tarafındaki o tavana kadar uzanan sürgülü pencereye, akşamdan perdenin üzerine kilim de çektiyse karın içeriye girmesini engelleyememenin verdiği sıkıntı ile bir iç geçirdi. Yüklükten aldığı bir battaniyeyi uyumakta olan kızının üzerine örttü. Bu arada çocuk iki karyola arasında pencerenin önünde bulunan masa- sandalye karışımı oturağın üzerindeki elbiselerini hızla giyinmiş, beş numara lamba elinde, odadan çıkmakta olan annesinin peşine takılmıştı.

Zemin katı taştan yapılmış, ikinci katında iki odadan ibaret ahşap evin merdivenleri indiler. Anne peşgünün kapısının eşiğine lambayı bırakıp zemin kattaki, alçak tavanlı, iki buçuğa üç metreden ibaret; duvarda doksana doksan tel dolabından, rahle benzeri küçük bir masa ve minderlerden başka eşyası olmayan; hem mutfak hem oturma odası olarak kullanılan ve tek soba yanan ‘aşağı odaya’ giderken, Çocuk tuvalet ihtiyacı için peşgün aralığından süzüldü.

İhtiyacını giderdikten sonra annesinin sıcak su ile ılıttığı, kovanın dibine musluk takılarak el yıkama ihtiyaçlarını giderdikleri yeşile boyalı kaptan acele ile abdest aldı.  Hızla ördek sobanın yandığı ‘aşağı odaya’ girdi. Yeni tutuştuğu havalandırma ağzından pofurdayarak çıkan alevden anlaşılan soba küçücük odayı henüz ısıtamamış, soğuğu ancak kırmıştı. Kurulanma işini sobanın başında annesinin verdiği peşkirle yaptı.  Çoraplarının üzerine ikinci çorabı giydirdi annesi.  Oğluyla birlikte dış kapının önüne çıktılar. Kapının altından içeri sızan kar yaklaşık on santim yüksekliğinde yığın oluşturmuştu. Anne bir ara: “Bu sabah gitmesen mi?” dedi. Çocuk kararlı şekilde lastik çizmeleri giyerken anne, kapının açılması için kapı altındaki karları kenara çekiyordu.

Kapıyı açınca henüz gün ağarmamasına rağmen pencereden gördükleri karın aydınlığıyla beyazlamış, berrak bir doğa ile tekrar yüzleştiler. Bahçedeki zeytin ve akasya ağaçlarının dalları kar yığınları ile yüklenmiş,  yaklaşık elli metre uzaktaki Yesari Türbesi’nin  karı, atıkla nerede ise  çatısına kadar yükselmişti. Bahçeden yola kadar olan duvarın duldasında kalan patikadaki kar bile çocuğun kasıklarına kadar ulaşıyordu. Saat dörtte, tekeldeki 04-12 nöbetine giden babasının izleri karla dolup kaybolmuş, belli belirsiz hale gelmişti.

Çıkrık kapısına kadar karı yararak ilerledi. Evlerine en yakın komşu ev, yaklaşık iki yüz metre uzaktaki Savraklar’ın evi ile şimdi amcalarının oturdukları Abit Bey’lerden aldıkları evdi. Bulunduğu yerden neredeyse Sinop’un yarısı, Akliman, Korucuk, Ordu Köyü; açık havalarda Gerze, hatta Alaçam’ın dağları dahi görünürdü. Limana doğru baktı. İç Limanda iskelede üç çektirme… Görülen tüm karşı kıyılar karla kaplı, Alaçam dağları mor siyah karışımı rengiyle uyurken Arka Deniz’de, Akliman üzerinde toplanan kara bulutlar gelecek yeni karın habercisi olarak duruyordu.  Bahçeden yola inen taş Merdivenlerden inerken karın derinliğinin daha da arttığını gören Çocuk aralık kapıdan kendisini izleyen annesine döndü. Annesinin başı ile belli belisiz yaptığı ‘gel’ işaretini görünce aklı mistik huzurda, gönülsüz adımlarla  geriye, kapıya doğru yürüdü.

***

Yaklaşık bir aydır sabah namazları için Tersane Camisine gidiyordu. Caminin imamı Laz Mahmut (Aydın) hocadan ziyade özellikle Camiye yeni atanan genç Müezzin Murat (Kuş) Hocanın edası, tavırları ve özellikle sesi ile farklı bir mistik havaya bürünüyor, ruhunun yıkanıp temizlendiğini duyumsuyordu. Hal bu ki Allah’la ilişkisi çoğunlukla korku temelli idi. Ancak arada duyumsadığı Tanrı sevgisi sabahın dingin havası, Murat Hoca’nın naif tavırları ve çocuğa eşsiz gelen sesiyle birleşince sevgi bağları korkuyu geri plana atıyor; çağıldamasa da çöldeki dere gibi şırıldayarak gönlüne huzur veriyordu. Bu duygularla yağmur çamur, rüzgar fırtına demeden sabah namazlarında beş altıyı geçmeyen, kendi emsali olarak yalnızca arada rastladığı  Aziz Konukman’ dan ibaret cemaate dahil oluyordu.  Bu gün kaçırdığı işte böyle bir ruhani duygu yaşayamamanın eksikliğiydi.

***

O yıl ilk kar Aralık ayında, Ramazan Bayramı’nda yağmıştı Sinop’a.

Ancak  çok kalmamış çocukların kar eğlencesi hevesi kursaklarında kalmıştı.

Şubat tatili de karsız geçince tam bir hayal kırıklığı yaşamışlardı arkadaşlarıyla.

Şubat’ın onunda; tatilin bittiği, okulun başladığı pazartesi günü okulların açılması ile kar da başlamıştı. İki gün üst üste durmaksızın yağan kar neredeyse insan boyuna çıkınca okullar hafta sonuna kadar tekrar tatil edilmişti.

Çoğunlukla Sinop’ta kışın en sert geçtiği zaman dilimi de Şubat Mart ayları arasında olurdu. O yıl da kar yağışı ortalamayı tutturmuş her zamanki vaktinde Sinopluyu ziyaret etmişti.

Böylece çocukların tatili uzamış, Aralık ayında yeterince oynayamadıkları kar ile oynama fırsatı çıkmıştı. Bir de okulda olmaları gereken zaman diliminde böyle şans(!) , onlarda bayram coşkusunu ortaya çıkarmıştı.

 

Mahallenin çocukları kendi çabalarıyla gerçekleştirdikleri tahtadan derme çatma kızaklarla,  çok nadir bulabildikleri gaz tenekelerini kesip altlarına kızak yaparak, kimilerinin evdeki saç leğenleri annelerinden gizli getirip içine binerek, kimilerinin de yeni yeni piyasaya çıkan çok kıymetli renkli plastik leğenleri en ağır cezaları göze alarak kızak niyetine kullanıp, mahallenin uygun yerlerinde çocukluklarının keyfini çıkarıyorlardı. Hemen hemen her eğimli yer kayma mekanı olmakla beraber en belli başlı, en popüler pistler İstiklal Okulu’nun yanındaki Karantina Sokağının başı, Zeytinlikteki Uçurtma Tepesi ve Zeytinlik Sokağındaki dibeğin yanındaki, hastane yokuşuydu.

 

Soğuktan morararak ısınmak için eve gelmek zorunda kalan Çocuğu öğretmenin kar tatili dolayısıyla verdiği ödevler değil, (ödevden çok) farklı etkinlikler dikkatini çekiyordu.

 

Muhafazakâr babasının sınırlı bütçesinden pay ayırıp, ceketinin dış cebine diklemesine yerleştirip eve getirdiği, o günlerde birçok eve girmeyen, lüks sayılan gazetelerden ‘Bugün’ gazetesindeki heyecanlı başlıklar on üç yaşındaki çocuğun ilgisini epeydir çeken farklı etkinliklerden biriydi.

...

(*) Şubat 1969’da aylardır geleceği haberi yazılan ABD 6. Filosunun Türkiye’ye geldiği müjdesini, manşetten okuması, gazetenin dörtte birini kaplayan donanma resimlerini görmesi deniz subayı olma hayalini taşıyan çocuğu gazeteye yapıştırdı.

 Ancak;  komünistlerin, solcu öğrencilerin, sendikalar ve bazı sivil toplum kuruluşlarının ABD filosunun İzmir’e girmesini istemediklerini: Filonun, ilk durağı olan İzmir’de protestoyla karşılaştığını…

 ABD askerlerini istemeyenlerin içinde  “İzmirli orospuların ( genelev çalışanlarının)” olduğunu; Mehmet Şevki Eyği’nin sahibi olduğu ‘Bugün’ gazetesinden öğrenmesi, hemen her gün gazeteye konu olan 6. Filo haberleri çocuğun oyunlardan sonra öncelikli ilgi alanı haline gelmişti.

                12 Şubat 1969 tarihli Bugün Gazetesi, ABD Filosunu protesto haberini, -gerçekleştirilen protestolar nedeniyle - “Tarihimizin En Kara Günü” manşetiyle vermiş: M. Şevket Eygi, ‘11 Şubat günü Beyazıt Kulesi’ne kızıl bayrak çeken “kızıl komünistlere” hadlerinin bildirilmesi, gerektiğini” yazmıştı.

                Yani heyecan tüm şiddetiyle yaşanıyor, Çocuğu girdap gibi içine çekiyordu.

(*)Sinan Meydan Odatv.com (http://odatv.com/6.-filoyu-kible-bilip-neden-namaz-kildiniz-1512101200.html)

Adınız :
E-Mail Adresiniz :
Yorumunuz :
Güvenlik Kodu :    
   
Diğer Tufan BİLGİLİ Yazıları
E-GAZETE