Sürgün Yeri Sinop (İZDEN SIZAN -22) - Tufan BİLGİLİ

Yazdır
Paylaş

Eklenme Tarihi : 07 Ağustos 2018, Salı 10:36:44

Seher ilk gece bir çok arkadaşı gibi yarısı dolu yatakhanede gizli gizli göz yaşı dökerken baba Mehmet önceki akşam kızıyla kaldıkları ‘Gül Palas’ Oteline dönmüş, kızını sanki ‘sürgüne bırakmış’ gibi duygulanmıştı. Otelci Sami ile kısa süreli hoş, beşten sonra odasına çekilmiş, sıcak Eylül akşamında pencereyi dahi açmadan yüz üstü uzandığı yatakta kızını düşünerek o da gözyaşlarını içine akıtmıştı.
Sürgün Yeri Sinop (İZDEN SIZAN -22)
Sinop’un “sürgün yeri” tanımı yalnız Seher’in babasının tanımı da değildi. Ta Roma,Bizans, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinden bu yana ”sağlam kalesi ve coğrafi konumu nedeniyle“ Sinop, egemenlerce çok zaman ‘sürgün yeri’ olarak kullanılmıştır.

***

Sinop  tarihin hemen her döneminde eski ve önemli yerleşim merkezi. Karadeniz’e uzayan yarım ada, en dar yerinden bir duvarla kesildiğinde dış dünyadan bağı kopar. Selçuklu hükümdarı Keyhusrev 1204 yılında Sinop’u Bizans’tan alınca kentin güvenliğini sağlamak amacıyla bu en dar yerine, dış kaleye paralel sur yaptırıyor. Böylece tüm ada, dolayısıyla tüm kent; kale kapısı da kapanınca tümden hapishane. Kentin bu özelliği tarih boyunca egemenlerin çok işine yaramıştı. Özellikle de sürgün yeri olarak.

 

 

Yirminci yüzyılın başında  Sinop'a oldukça fazla edebiyatçı  sürgün edilmiştir.

Sinop cezaevinde yatan ünlü politikacılar ve Edebiyatçılar olarak; Refik Halit Karay, Mustafa Suphi, Hüseyin Hilmi, Ahmet Bedevi Kuran, Refii Cevat Ulunay, Osman Cemal Kaygılı, Burhan Felek, Sebahattin Ali, Kerim Korcan, Zekeriya Sertel, Osman Deniz, avukat Eşber Yağmurdereli’ sayılabilir. Nazım Hikmet de Sinop cezaevinde yatanlar arasında sayılsa da bu yanlış bilgidir. Nazım Sinop'ta yatmamıştır.
 

Yine yirminci yüzyılda siyasal nedenlerle Sinop'a sürgün edilen ünlüler:
Mahmut Şevket Paşa'nın öldürülmesi bahane edilerek  o zaman ki iktidar olan İttihat ve Terakki'nin muhalifleri sindirmek için  İstanbul'a ne kadar kalburüstü muhalif varsa ‘Mustafa Suphi, Hüseyin Hilmi ( Sosyalist Hilmi) Ahmet Bedevi Kuran, Kütahya Mebbusu Ferit Bey (Tek), Amasya Mebusu İsmail Hakkı Paşa’ da içinde (200'ü Aşkın)  Bahricedit vapuruyla 5 Haziran 1913'te Sinop'a Sürgün edilmişlerdir. Bu sürgünlerden hiçbirisi Sinop hapishanesine  konulmadı. Yarımada üzerinde herkes serbestti, yerli halkla doğrudan ilişki içindelerdi.

200 sürgünden başka ‘taklibi hükümet’ ( hükümetin başındakileri veya idarenin şeklini kanunsuz şekilde değişme ) suçuyla suçlanan  Burhan Felek, Zekeriya Sertel, Osman Cemal Kaygılı gibi mahkumlar da vardı.

 

Halkla doğrudan ilişki içinde bulunan ve çok kısa sürede çok yoğun olarak Sinop’ta zorunlu ikamete tabi tutulan bu kadar edebiyatçı, bu kadar ünlü ve aydın’ın Anadolu’nun bu ücra köşesinin (Sinop’un) kültürüne çok önemli katkısının olduğu yadsınamaz. Öyle ki ortalama Sinoplunun; hemen ülkenin hiçbir yöresinde olmadığı kadar açık fikirli, hoş görülü, dik başlı (eyvallah etmeyen) ve özgürlük düşkünü oluşu,- Sinoplunun tarihten gelen özelliklerine ilaveten- bu sürgünlerin Sinopluya kattığı/pekiştirdiği değerler olarak görülmelidir.

    ****

Sürgünlerin dışında ağır mahkumların kaldığı meşhur Sinop Cezaevi:

Roma döneminde Osmanlıların son günleri ne değin bugünkü cezaevine duvar görevi yapan Kalenin burçları zindan olarak kullanılmıştır. Çoğu yerde Sinop zindanları ile Sinop Cezaevi yanlış olarak birbirlerine karıştırılmaktadır Sinop Kalesi'nin yapım tarihi eski kaynaklara göre M.Ö. 8. Yüzyıla kadar uzanır.  Üç yanı kale duvarları ile çevrili bugünkü cezaevi'nin yapım tarihi ise 1887 dir. 

Bu meşhur Cezaevinin tarihinde olağan sayılacak dramatik hikayelerden biri ;
(*) 1924 yılında 15 yıla mahkum iki arkadaş sur dibindeki marangoz atölyesinde çalışırken büyük bir taşın oynamasından yüreklenerek kaçmaya karar verirler. Kale duvarlarının arkası denizdir. Keski ile sabaha kadar uğraşıp denizi görürler. Sabah olduğu için nöbetçi jandarmaların görmesinden korkan iki arkadaştan birisi kaçmaktan vazgeçer.Öbür arkadaşı yanına aldığı meşin bir ekmek torbasıyla kaçar. 1933'te Firar olayından 9 yıl sonra Sebahattin Ali Sinop cezaevinde iken surların onlarımı yapılır. Cezaevi avlusunda Kale duvarlarından dökülen taşları seyreden Sebahattin Ali'nin yanına bir hükümlü yaklaşır. “Bey”der. Ben bu yıkılan duvardan kaçacaktım bir anlık korku yüzünden kaçamadım, içeride kaldım. Arkadaşım kaçtı. Yıkılan duvar yere bir metre kaldığında işçileri ürperir, yıkımı durdururlar. Avludaki hükümlüler ile birlikte Sebahattin Ali ve yanındaki hükümlü de merakla duvara yaklaşır. Kalın duvarlar içinde denize doğru açılan boşluğa uzanmış bir insan cesedi görürler. Cesedin yanında meşin bir ekmek torbası ile bir çift eski kundura.

Bir de 1945 yılında Arap Kadri adında bir mahkum kale duvarlarından aşıp Sinop'ta saklanmış, ihbar üzerine yakalanıp cezaevine alınmış, bir kavgada bıçakla yaralanarak öldürülmüş Kerim Korcan’ ; Arap Kadir'i bir romanı olarak seçip anlatmış çok başarılı olmuş. Ancak bu kaçış resmi kayıtlara girmemiştir.

Resmi kayıtlara giren ilk (kale duvarlarını aşarak) kaçış Tosya’lı Emin Aladağ’ın kaçışıdır. Aladağ İstanbul'da çalıştığı fırında işçilik yapan bir küçük çocuğun ırzına geçip sonra da onu öldürmüş. Bir İdam hükümlüsü. Güvenlik nedeniyle İstanbul cezaevinden Sinop'a gönderiliyor. Başka cezaevinden inzibati nedenlerle gönderilen hükümlülerle ölüm cezası alanlar Karadağ denilen üçüncü kısmının zemin katındaki disiplin hücresine konulur. Bu hücreler tek kişilik, tuvalet ve lavabo su içindedir. Emin Aladağ'ın kaldığı hücrenin demir parmaklıklı penceresi kale duvarına bakıyor. Kaldığı hücre ile duvarlar arasında 3-4 metre bir uzaklık var. Kale duvarları yüzlerce yıllık. Taşlar gelişigüzel konulmuş. Kimi yerde oyuklar açılmış. Taşların arasından çıkan çiçekler otlar bir cezaevi duvara değil de tahta parmaklıklı bir bahçe duvarını andırıyor. İçerideki adamın kışkırtma hele yaz aylarında özel olarak hazırlanmış gibi. Kale surların üstünde aralıklarla Jandarma kulübeleri var. Emin penceresi açıldığında nöbetçi jandarmaların seslerini duyuyor ama kendilerini göremiyor. Önce bir küçük el aynası ile nöbetçi kulübesindeki jandarmaların nöbete gidip gelişlerini saptıyor. Kim uyuyor, kim şarkı söylüyor, kim uyanık. Hepsini not etmiş. Sonra İstanbul'a bir çift Kundura sipariş veriyor. Kunduranın ötesine küçük demir testeresi gizlenmiş. Ayakkabı kapıaltında kontrolden geçirilip Emin’e veriliyor.  Pencerenin demir çubuklarındaki kesmek için aylarca uğraşmış. Nöbetçi gardiyanı dikkatini çekmesin diye kedi beslemiş. Gardiyanlar gelirken kedilerin kaçmasından çalışmasını garantiye almış. Törpü ile kestiği demirleri ekmeğin iç kısmını siyah duvar boyasıyla boyayarak  kesilen demir yamıyor, kesildiğini gizliyor. Yatak çarşaflarını yırtıp sicim yapıyor bir gece jandarmanın nöbet değişimi için kulübeden ayrıldığı saatte kestiği demir parmaklıklardan avluya çıkıp hazırladığı sicilleri yardımı ile kare duvarını aşarak denize atlıyor. Çevreyi iyi bilmediğinden yoldan geçen bir kamyonla Ayancık yolu üzerindeki Şerefiye Köyüne kadar gidiyor.… Orada, köprü inşaatında çalışan işçilerden ekmek istiyor. O sırada orada bulunan Adana’dan izine gelmiş bir polis memuru tarafından yakalanarak tekrar cezaevine konuluyor.

***

Seher’in babasının Mehmet’in kalmakta olduğu ’Gül Palas “ otelin hemen yanında bulunan; jandarmaların nöbet değişimlerindeki silah şakırtılarının dahi duyulduğu, tiz nöbetçi düdüklerinin mermi gibi fırlayıp duyanların tüylerini diken diken ettiği, ünlü hapishane böyle bir geçmişe sahipti.

(*) Berin Taşan- Bir Hatıram Kalsın

 

Adınız :
E-Mail Adresiniz :
Yorumunuz :
Güvenlik Kodu :    
   
Diğer Tufan BİLGİLİ Yazıları
E-GAZETE